Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2024 Salı

Opera Garnier

 

Son durağımız olan Opera Garnier'i hergün sabah 10 ve öğleden sonra 5 arasında gezebilirsiniz. Burayı gezmek için bir iki saatinizi ayırmanız yeterli bence. Giriş ücreti 15 euro, 12 yaş altı çocuklar ücretsiz. Biletleri online satın alırsanız, kapıda sıra beklemek zorunda kalmazsınız. Opera'da çocuklar ve yetişkinler için bulmacalı bir oyun da var. Bunun için ayrıca bilet almanız gerekiyor. Bu gösterişli opera binasında genellikle bale gösterileri düzenleniyor. Dilerseniz gösterilerden birine internetten bilet alabilirsiniz. Biletler kişi başı 115 euro'dan başlıyor. Bina adını mimarı Charles Garnier'den alıyor. 

Binaya girdiğinizde sizi çeşitli renklerde mermerden yapılmış ve tiyatronun çeşitli katlarına çıkan çift merdivene ev sahipliği Grand Escalier karşılıyor. Merdivenlerin dibinde, ellerinde meşaleler tutan iki kadın alegorisi seyircileri selamlıyor.

Kırmızı kadife ve altın yaldızlı süslemeleriyle beş katlı oditoryum insanı ilk anda büyülüyor. 
Oditoryumun tavanındaki resimler 1964 yılında Marc Chagall tarafından yapılmış. Biz salona girdiğimizde, sahne ekibi akşamki gösteriye hazırlanıyordu. 
Büyük Fuayedeki aynalar ve pencereler fuayenin geniş boyutlarını daha da vurguluyor. Paul Baudry (1828-1886) tarafından boyanan tavanda müzik tarihinden temalar yer alıyor. Opera'nın küçük bir de kütüphanesi bulunuyor. 





Paris seyahatimizi Opera Garnier ile sonlandırdık. Tabii ki bu kısa zamanda vakit ayıramadığımız Montmarte tepesi, Moulin Rouge gibi yerler oldu. Yanımızda 9 yaşında bir çocuk olduğu halde Disneyland'a da gitmediğimizi ekleyeyim. Gönlünü almak için ona Champs-Elysees'deki Disney Store'dan Star Wars oyuncakları aldık. Belki yıllar sonra yolumuz yeniden düşerse, göremediğimiz yerlere de vakit ayırabiliriz. Yeniden görüşmek üzere Paris...

4 Şubat 2024 Pazar

Musee d'Orsay


Musee d'Orsay tek kelime ile muhteşem bir müze. Benim gibi empresyonist dönem hayranı bir sanat severseniz, kendinizi küçük bir cennette bulacaksınız. 1900 yılındaki Dünya Fuarı için bir tren istasyonu olarak inşa edilen ve 1977 yılına kadar bu şekilde hizmet veren bina, şimdi bir sanat müzesi olarak bir çok ünlü esere ev sahipliği yapıyor. Bu binanın mimarisi o kadar şık ki daha önce bir tren istasyonu olduğunu bilmeseniz onun bir sanat müzesi olarak inşa edildiğini düşünebilirsiniz. Bu müzede 1848 - 1914 yılları arasında yapılmış sanat eserleri sergileniyor. Binanın müzeye dönüştürülmesinde İtalyan mimar Gae Aulenti görev almış. Biz gittiğimizde müzenin geçici sergi alanlarından birinde aynı dönemlerde yaşamış Manet ve Degas eserleri vardı. Diğer geçici sergi alanında ise pastel boya ile yapılmış inanılmaz güzellikte  resimler mevcuttu. Eserler o kadar ustalıkla yapılmıştı ki pastel boya ile yapıldıklarına inanmakta güçlük çektim.

Bu müzede gördüğümüz Manet'nin "Olympia" ve "Kırda Öğle Yemeği" eserlerini kitap bloğumda anlatmıştım. 
Musee d'Orsay'da Edouard Manet'nin "Balkon" resmini de görme şansını bulduk. Manet bu resmini yaparken, Goya'nın "Bir Balkondaki Grup" eserinden "etkilenmiş ve onu balkonda duran benzer bir topluluğu resmetmeye ve açık havadaki parlak ışıkla, odanın içindeki biçimleri yutan karanlık arasındaki kontrastı incelemeye itmiştir. Fakat Manet, 1869'da gerçekleştirdiği bu incelemesini, Goya'nın altmış yıl önce yaptığından çok daha ileriye götürmüştür... Bunun sonucu olarak da, onun herhangi bir tablosu, bize eski ustaların tablolarından daha gerçekçi gelir. Kendimizi, sanki balkondaki bu insanlarla gerçekten yüz yüze duruyormuş gibi hissederiz... Parlak yeşile boyanmış parmaklık, geleneksel renk uyumu ilkelerini hiçe sayarak, kompozisyonu boydan boya böler. Parmaklık sahnenin önünde o denli güçlü bir şekilde belirginleşmiştir ki, arka planda kalan sahne bir derinlik duygusu yaratır." (Gombrich, Sanatın Öyküsü).  
Bu müzede, Özgürlük Heykeli'nin 1/16 ölçeğinde yapılan bir versiyonunu görmeniz de mümkün. Colmar'da Frédéric Auguste Bartholdi'nin evini görmüştük, o bölgede de yine Bartholdi tarafından yapılan küçük bir özgürlük heykeli vardı. Bu müzedeki heykel, 1889 yılında dökülmüş ve ilk olarak Luxemburg müzesinde sergilenmiş. 1906 yılında heykel, müzenin bahçesine taşınmış. Burada yaklaşık bir asır geçirdikten sonra, 2012 yılında Orsay Müzesine gelmiş. Heykelin yeni yapılmış bir replikası ise hala Luxemburg Bahçesinde sergilenmekteymiş. 
Orsay'da Amerikalı ressam James Abbott McNeill Whistler'ın "Gri ve Siyah Düzenleme: Sanatçının Annesinin Portresi" eserini de görebilirsiniz. "Dünyanın dört bir yanından gelen sanatçılar Paris'te Empresyonizmle tanıştılar. Ülkelerine geri dönerken de, hem bu yeni buluşları hem de sanatçının kentsoyluların önyargılarına ve alışkanlıklarına karşı duyduğu isyankar tutumu beraberlerinde götürdüler... Whistler, 1863'te "Reddedilenler Sergisi"nde Manet ile birlikte resimlerini sergileyerek yeni akımın verdiği ilk savaşa katılmıştı... Whistler'in en ünlü tablolarından birisi, belki de şimdiye kadar yapılmış en popüler resimlerden birisi olan annesinin portresidir... Yalın biçimlerin özenli dengesi, tabloya huzur dolu bir özellik vermekte, yaşlı hanımın saçlarında, giysisinde ve duvarda görülen "gri ve siyah"ın donuk tonları, tabloyu bu kadar çekici kılan, kabullenilmiş yalnızlık duygusunu güçlendirmektedir." (Gombrich, Sanatın Öyküsü).
1874 yılında, Paul Cezanne, Edgar Degas, Claude Monet, Berthe Morisot, Camile Pissarro, Auguste Renoir and Alfred Sisley jüri tarafından Salon'a kabul edilmeyen eserler için ayrı bir sergi organize etmiş. Eleştirmenlerden biri, bu ressamları Monet'in yaptığı bir resim üzerinden, "Empresyonist" olarak  eleştirmiştir. İronik olan ise, bu tarz resim yapan sanatçılar bu ismi benimsemesi ve bu adlandırmanın zamanımıza kadar ulaşmasıdır. Empresyonistler kendi çağlarını resmetmek istiyorlardı. Modernliği, Paris'in istasyonlarında, caddelerinde ve kafelerinde, Seine Nehri kıyısındaki popüler banklarda ve sanayinin zaten damgasını vurduğu banliyö manzaralarında ortaya çıkardılar. Demiryollarının gelişimi, moda haline gelen sahilleri ve plajları keşfetmelerine olanak tanıdı. 1870'lerde grubun manzara sanatçıları, bir anı ölümsüzleştiren, spontane izlenimi yaratan, detay zevkinden ve École des beaux-arts'ta öğretilen kusursuz bitişlerin olduğu öğretiden dünyalar kadar uzak bir resim tarzını benimsediler. Konuları, günün farklı saatlerinde ve farklı mevsimlerde yakalanan ışık ve renk değişimleriydi. 
Modeller kullanılarak yapılan iç mekan resimleri, Degas ve Caillebotte gibi bazı sanatçılar için hala bir rol oynuyordu, ancak artık bedeni geleneksel kahramanca pozlarda tasvir etmiyorlar, bunun yerine modern bedenin gerçek doğasını arıyorlardı. Monet'nin "Paris'teki bir tren garını betimleyen resmi, eleştirmenlere tam anlamıyla bir küstahlık olarak görünmüştür. Bu tablo, günlük yaşamdaki bir sahneden gerçek bir "izlenim"dir... (Monet'yi) büyüleyen şey, cam tavandan süzülerek gelip, tren dumanlarına vuran ışık ve bu karmaşa içinde aniden beliriveren lokomotif ve vagonların biçimiydi. 
Bu genç Empresyonist grubun ressamları, yeni ilkelerini yalnızca manzara resmine değil, herhangi bir günlük yaşam sahnesine de uyguladılar, "Moulin de la Galette'de Dans", Auguste Renoir'ın, 1876'da yapılmış ve bir açık hava dansını betimleyen tablosu gibi... Renoir, neşeli kalabalıktaki insanların farklı davranışlarıyla ilgileniyor ve eğlentilerin coşkulu güzelliğinden büyüleniyor... Renoir, canlı renklerin oluşturduğu neşeli karmaşayı tuvalinde yaratmak ve dans edenlerin oluşturduğu dönen kalabalığın üstünde gün ışığının etkisini incelemek istiyor. Bu tablo, Manet'in yaptığı Monet'in kayığının resmi *(Münih'te gördüğümüz) ile karşılaştırıldığında bile, adeta bir taslak gibi, bitmemiş görünüyor. Plandaki birkaç figürün başı biraz daha ayrıntılı görünüyor, ama onlar bile en alışılmadık biçimde resmedilmiş. Oturan hanımın gözleri ve alnı gölgede kayboluyor; güneşin ışıkları ise ağzında ve çenesinde oynuyor... Arkada ise biçimler, havada ve güneş ışığında giderek daha çözülüyor... Eğer Renoir her ayrıntıyı yapsaydı, tablo sıkıcı ve cansız bir şey olurdu." (Gombrich, Sanatın Öyküsü). 

Renoir'ın yandaki "Dance in the Country" tablosunu "She Was Pretty" dizisinde görmüştüm. Resme dikkatli bir şekilde bakarsanız dans eden çiftin arkasında, resmin sol tarafında, küçük bir kız görünüyor. Dizide birinin çocukluk aşkı olan çift bu tablonun yapboz versiyonunda, birinin küçük kızın olduğu parçayı diğerine vermesi sayesinde birbirlerini tanıyorlardı. 
 
Musee d'Orsay binasının kendisi, daha önce de belirttiğim gibi, tek başına bir sanat eseri. İlk fotoğrafta görülen saatin diğer yüzüne geçtiğinde sizi Seine nehrinin dahil olduğu bir Paris manzarası karşılıyor. Bu kadar empresyonist resim gördükten sonra, bu fotoğrafı çekerken, empresyonist bir ressam gördüğü bu hoş görüntüyü fırça darbeleriyle nasıl bir şahesere çevirirdi acaba diye düşünmeden edemedim.

Empresyonistlerin, sanat meraklılarından, eleştirmenlerden ve tacirlerden yetersiz destek aldıkları zorlu ilk günler, 20. yüzyılın başlarında yerini uluslararası üne bıraktı. 1874 ile 1886 yılları arasında sekiz Empresyonist sergi düzenlendi. 

Georges Seurat ve Paul Signac, Pissarro'nun son sergisine katılmaya davet edildiler. Onlar, bilimsel bir yaklaşıma sahip olduğunu iddia eden Neo-empresyonizm olarak adlandırılan yeni bir hareketin liderleriydi.
"1888 kışında, Seurat, Paris'te dikkati çekmeye başladığında ve Cezanne, Aix'te, herkesten uzak çalışırken, hevesli genç bir Hollandalı, Güney'in yoğun ışığını ve renklerini bulmak için Paris'ten ayrılıp, güney Fransa'ya doğru yola çıktı." (Gombrich, Sanatın Öyküsü). Bu kişi tabii ki Van Gogh'tu. Van Gogh ile ilgili detaylı bilgileri Amsterdam 2.gün: Van Gogh Müzesi yazımda bulabilirsiniz. "Van Gogh, hem Empresyonizmin hem de Seurat'nın Noktacılığının öğretilerini özümsemişti. Saf renkleri nokta ve düz fırça vuruşlarıyla kullanma tekniğini seviyordu, ama bu teknik onun ellerinde, Parisli sanatçıların yapmak istediğinden çok değişik bir şey olup çıkıvermişti. Van Gogh, her fırça vuruşunu, yalnızca rengi parçalamak için değil, kendi coşkusunu dile getirmek için de kullanıyordu...
Van Gogh, öylesine yaratıcı bir çılgınlığın içine girmişti ki, yalnızca parlak güneşi değil, hiç kimsenin dikkati çekecek değerde bulmadığı huzur dolu, sıradan şeyleri de resimledi. Arles'teki küçük odasının resimlerini yaptı. Bu resim hakkında kardeşine yazdıkları, onun amaçlarını çok güzel açıklamaktadır: Aklıma yeni bir düşünce geldi. İşte onun taslağı... Bu kez söz konusu sadece yatak odam, rengin her şey kabul edildiği, ve sadeliği kadar nesnelerin de tarzları bakımından yüceldiği bu resim insanda dinlenme ve daha da ötesi uyuma isteği doğuruyor. Tek sözcükle, resme baktığında beynin ve imgelemin dinlenecek. Duvarlar solgun menekşe rengi. Zemin kiremit. Yatağın ve iskemlelerin ahşabı taze tereyağı renginde. Yastıklar ve çarşaf yeşilimsi limon rengi. Battaniye kırmızı. Küçük masa portakal rengi, üzerindeki leğen ise mavi. Kapılar leylak rengi. Hepsi bu, kepenkleri kapalı olan bu odada başka bir şey yok. Mobilyaların çizgileri de salt dinlenceyi vurgulamalı. Tablolardan iskemlelere kadar her birinin kendine özgü bir karakteri var. Örneğin yatağın sağlam yapısı dayanıklılığı ve huzuru yansıtmakta. Duvarda asılı portreler, ayna, havlu ve birkaç elbise. Çerçeveye gelince, resimde hiç beyaz olmadığına göre, beyaz olmalı. Yakalaması zor olan huzura meydan okumak uğruna bunları yapmalıydım. Konu üstüne daha da çalışacağım, ama kavramın ne denli basit olduğunu görüyorsun. Gölgeleri de yok ettim, resim adeta bir Japon baskılarına dönüştü." (Gombrich, Sanatın Öyküsü). Van Gogh bu sahneyi üç kez resmetmiş. İlkini 1888 yılında yapmış. Bu tabloyu Amsterdam'da görmüştük. 1889 yılının Eylül ayında ise eserin aynı boyutlarda ikinci bir versiyonunu yapmış. Bu eser ise Şikago Sanat Enstitüsü'deki Helen Birch Bartlett Anıt Koleksiyonu'nda yer alıyormuş. Son olarak, 1889 yılı Eylül ayında ailesine göndermek üzere tablonun üçüncü versiyonu yapmış. İşte diğerlerine göre daha küçük boyutlardaki bu tablo Orsay müzesinde sergileniyor. 
Orsay müzesinde sadece resim sanatı yok, heykel sanatından da birçok güzel örnek var. Yanda gördüğünüz, Fransız heykeltıraş Paul Cabet'in 1871 isimli eseri. Heykel o kadar canlı duruyordu ki Arda, bunun taştan yapılmış bir eser olduğuna inanamadı. Kadının üzerinde gerçekten bir örtü varmış gibi görünüyordu. İnanmak için heykele dokunmak mecburiyetinde hissetti kendini. 

Müzede, Gustave Courbet'in de birçok eseri sergileniyordu. Bu eserler arasında en çok ilgi çeken "L'Origine du monde" (Dünyanın Kökeni) eseri elbette ki. Celil Sadık'tan Sanat Tarihi dersi aldığımızda bu eserle bitirmişti dersi, biraz garip olmuştu. Eserin, Osmanlı diplomatı Halil Şerif Paşa'nın özel koleksiyonu için yapıldığını duymak da ayrı bir şaşırma konusu.

Kişisel olarak, Orsay müzesini Louvre'dan daha çok sevdim. Paris'te mutlaka uğramanız gereken bir müze. İyi gezmeler...









6 Ağustos 2023 Pazar

Notre Dame Katedrali

Paris, M.Ö. 3. yy'da Seine nehri üzerindeki en büyük ada olan Ile de la Cite'de Kletler tarafından kurulmuş. Parisililer olarak bilinen ve balıkçı kabilesi olan Keltler, Seine nehri üzerindeki yedi adaya yerleşmişler. M.Ö. 52 yılında bölgeyi ele geçiren Romalılar bu yerleşime Lutetia adını vermiş. Paris'in kuruluş yeri olan Ile de la Cite adasında, günümüzde, Sainte-Chapelle ve Notre-Dame katedralleri gibi görkemli yapılar yer alıyor. 

Yıllar önce çatısı yanan Notre-Dame Katedrali hala restorasyon altında ve ziyarete kapalı. Katedralin batı cephesine kurulan merdivenlerde insanlar oturarak, bu cephenin görüntüsünün keyfini çıkartıyorlar. Roma döneminde bir tapınağın bulunduğu alana daha sonra yapılan kiliseler çeşitli sebeplerle yıkılınca, yerine 12.yy'da Gotik tarzında bir katedral yapılmış. Gotik tarzın özelliklerinden olan taştan ince ayaklar, dar kaburgalar ve geniş pencerelere sahip olan katedral, yıllar içinde birçok önemli olaya şahit olmuş. Victor Hugo'nun, Notre-Dame'ın Kamburu eserinde önemli bir rol oynamış, Charles de Gaulle'ün 1970 yılındaki cenaze töreni burada yapılmıştır. 
Batı cephesindeki üç taçkapı ve gülpencere arasında uzanan Galerie des Rois'da, Yahuda krallarının betimlendiği 28 kabartma bulunuyor. Orjinal tasvirler Fransa krallarını simgeledikleri gerekçesiyle, 19.yy'da bu heykeller eklenmiş. 

Notre-Dame ziyarete kapalı olduğundan turistlerin ilgisi aynı ada içinde bulunan ve yine Gotik tarzda yapılan Sainte-Chapelle'ineydi. Bu sebeple, önünde uzun kuyruklar vardı.  Paris'teki 3.günümüzün büyük bir kısmını Lourve müzesinde geçirdiğimizden çok yorulmuştuk. Bu yüzden bu şapeli es geçtik ve yürüyerek geldiğimiz Ile de la Cite'den metroyu kullanarak otelimize geri döndük.


18 Haziran 2023 Pazar

Lourve Müzesi


Lourve müzesi, Paris'e gitme sebebim diyebilirim. Eski sarayın binalarını kullanan bu müze, dünyanın en büyük müzesi. Öyle ki bütün gün müzeyi gezdikten sonra çıktığımızda adım atacak halimiz kalmamıştı. En başa dönmek gerekirse, müze biletlerinizi aylar öncesinden almanız gerekiyor. Biz iki ay öncesinden aldığımızda, bir önceki haftanın biletleri bitmişti mesela. 

Bunun sebebi turistlerin yoğun olduğu Nisan ayında gitmemiz de olabilir. Mart ayı biletleri hala boştu çünkü. Müzeye gittiğinizde de sınırlı sayıda bilet bulmanız mümkün sanırım ama sıra beklemeniz ve risk almanız gerekiyor. Biletler, giriş saatine göre satılıyor. Bana sorarsanız sizin için mümkün olan en erken saate alın, saat ilerledikçe müze daha da kalabalıklaşıyor. Elinizdeki biletin giriş saatinden çok önce orada olmanızın bir anlamı yok zira giriş saati gelene kadar kapıda bekletiyorlar. Bu kadar girizgâhtan sonra, müzeye girer girmez ilk durağımız tabii ki Mona Lisa oluyor. Müze, üç kanattan oluşuyor: Richelieu, Sully ve Denon. Mona Lisa, Denon kanadında yer alıyor. Leonardo, resimlerinde belirgin dış çizgiler ve sert renk geçişleri kullanmıyordu. Ona göre, ışık ve gölge herhangi bir çizgi olmadan duman gibi birbirine karışmalıydı. Bu tekniğe Latince "dumanlı" anlamına gelen "sfumato" deniliyor. Bu teknik sayesinde, resim, hayal gücümüze daima bir şeyler bırakıyor. Mona Lisa'nın nasıl bir ruh hali içinde olduğunu anlayamıyoruz. 
Bu resmi ortaokul resim öğretmenimizin bize gösterip anlattığı zamanı hatırlıyorum. Yüzünün yarısını kapatıp baktığımızda Mona Lisa mutlu, diğer yarısına baktığımızda hüzünlü gibi duruyordu. Bu durumdan çok etkilenmiştim. Ayrıca, Mona Lisa'nın gözleri sürekli sizi izliyor gibi. Resme nereden bakarsanız bakın, Mona Lisa hep size bakıyor gibi görünüyor. Peki bu kadar anlattıktan sonra, Mona Lisa kimdir? Lisa Gherardini, 16.yy'ın başlarında Floransa'da yaşamıştır. Zengin ipek tüccarı Francesco del Giocondo'nun karısıdır. Şık kıyafeti, onun sosyal statüsünü gösterir. Kıyafetinin üzerinde, büyük transparan bir ipek görülmektedir. Mona Lisa, aslında bitmemiş bir tablodur. Lisa'nın arkasında görülen manzara henüz tamamlanmamıştır. Leonardo, bu esere 1503 yılında başlamıştır ve gittiği her yere onu da götürmüştür. 1516 yılında, kralın davetiyle Fransa'ya geldiğinde, kral tabloyu ondan satın almıştır. Böylece, tablo Fransız kraliyet koleksiyonuna katılmıştır. Leonardo'nun babası, onun resme olan kabiliyetini keşfedince, onu Verrochio'nun atölyesine çırak olarak vermiş. 
Her ne kadar hepimiz Leonardo'yu ünlü bir ressam olarak tanısak da, günümüze ulaşmış ve onun yaptığından emin olunan yaklaşık 20 adet tablosu mevcut. Lourve müzesindeki bir başka önemli eser ise "Halka Yol Gösteren Özgürlük". Bu eser, Fransız romantik ressam Eugene Delacroix tarafından yapılmış ve Kral 10. Charles'ın devrilmesine yol açan üç günlük halk ayaklanmasını konu alıyor. 
Denon kanadında 1.katta, İspanyol, Büyük Britanya, Fransa ve İtalyan resim sanatından örneklerin yanı sıra Yunan heykel sanatından heykeller ve Fransız kraliyet mücevherlerinin sergilendiği Apollon Galerisi yer alıyor. Müze çok büyük olduğundan her gün farklı bir bölümü kapalı oluyor. Biz gittiğimizde Richelieu kanadındaki Napolyon apartmanları ve Kuzey Avrupa resim sanatından örnekler sergilenen bölümler kapalıydı. Öğle yemeğimizi Cafe Richelieu Angelina'da yedik. Manzarası, yemekler ve fiyat/performansı oldukça iyiydi. 
Delacroix'la benzer dönemde yaşamış, fakat onun zıddı öğretilere sahip olan Dominique Ingres'in Valpinçonlu Yıkanan Kadın eserini, Sully kanadının ikinci katında görebilirsiniz. Ingres'in eserlerinde poz veren figurler ve ölçülü bir kompozisyon varken, Delacroix'un eserlerine ise doğaçlama ve düzensizlik hakimdir. 
Müzenin mumyalar ve antik yazıtlarla dolu Mısır bölümü oldukça etkileyici. Arda'nın da en çok hoşuna giden ve sakın bir şekilde gezmek istediği bölüm burası oldu. 
Mumyalar












Sully kanadında, zemin katta, Mısır bölümünün devamında, Yakın Doğu'dan gelen eserler var. Yandaki resimde görülen duvar kabartmaları İran'daki Darius sarayından getirilmiş. 
Lourve müzesinin büyük olmasının haricindeki diğer etkileyici özelliği de aslında eski bir saray olması. Çok değerli eserlerin olduğu bu müzede gezerken bir anda kendinizi bir saray odasında bulabiliyorsunuz.
Son olarak, zeminin altındaki katta, Richelieu kanadında, Fransız heykel sanatından muhteşem örnekler görmeniz mümkün. 
Müzeden çıktıktan sonra, dışarı çıkmadan önce, sizi lüks dükkânların olduğu tuhaf bir yer altı alışveriş merkezi bekliyor. O kadar harika sanat eseri gördükten sonra, insana herşeyi kapitalizme dönüştürmüşler dedirtiyor.



20 Mayıs 2023 Cumartesi

Versay Sarayı

 

Paris'teki 2.günümüzde getyourguide'dan aldığımız turumuzun ikinci durağı olan Versay Sarayı'ndayız. Fransa krallarının hepsinin adı Louis olduğundan benim için sarayı kimin yaptırdığı oldukça kafa karıştırıcı. XIII. Louis tarafından burada yaptırılan av köşkü, XIV. Louis tarafından büyütülerek bugünkü şekli verilmiş. XIV. Louis, sarayı, av köşkünü koruyup, köşk ortada kalacak şekilde etrafına yeni binalar ekleyerek büyütmüş. Sarayı büyütme sebebi, o dönem iyice kontrolden çıkmış olan aristokrat sınıfını kontrol altında tutmak. Saray, bütün aristokrat sınıfının bir arada yaşaması için bu kadar büyük yapılmış. Rehberimizin anlattığına göre kralın bütün hayatı şirk hayvanı gibi geçiyormuş. Öyle ki sabahları yaklaşık 100 kişinin izlediği bir sabah seremonisi ile kalkıp, geceleri benzer şekilde yatma seremonisi ile yatağa giriyormuş. Kraliçeler herkesin gözü önünde doğum yapıyorlarmış ki, gelecekte kral olma olasılığı olan bu bebeği kraliçenin doğurduğu herkes tarafından açıkça bilinsin. 

XIV. Louis, Güneş Kral lakabıyla anılıyormuş, bu sebeple süslemeli kapılarda güneş gibi parlayan adam motifleri var. Avrupa'da belirli dönem bu adamlar niye saçma sapan peruklar takmışlar sorumun cevabını da Versay sarayında buldum. XIV. Louis, 17 yaşında bir hastalık sebebiyle kafası kelleşmeye başlayınca, peruk takmaya başlamış. 
Bundan sonra ona yalakalık yapmak için saçı olan erkekler bile peruk takmaya başlamış ve peruk takmak erkekler arasında bir modaya dönüşmüş. 
Versay'ı yaptıran kişi olduğu için normal olarak XIV. Louis'nin sarayda birçok portresi ve heykeli bulunuyor. Yandaki resim de bunlardan biri. Bu resimde XIV. Louis'nin bacakları oldukça ilgi çekiyor. Ama bu bacaklar ona ait değil, ressama bu resimde bacaklar için daha genç başka bir adam modellik yapmış.
Şimdi Aynalar Salonu olarak bilinen yer eskiden bahçelere bakan bir teras olarak tasarlanmış. Ama Versay bölgesinin iklimi de Ankara'ya benzediğinden bu teras soğuk sebebiyle çok kullanışlı olmamış ve kapalı bir mekana dönüştürülmüş (cam balkon yapmışlar 😛). Orijinal planda Kral ve Kraliçe'nin odaları bu terasa açılıyormuş. Aynalar Salonu birçok tarihi olaya sahne olmuş, bunlardan en önemlisi I. Dünya Savaşı sonunda, mağlup Almanya ile müttefikler arasında bu salonda imzalanan Versay Anlaşması'dır.
XVI. Louis'nin eşi, Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa'nın kızı Marie Antoinette de Versay'ın önemli kişilikleri arasında. Yanda, kraliçenin favori ressamı ve aynı zamanda dönemin ünlü nadir kadın ressamlarından biri olan Élisabeth Vigée Le Brun tarafından yapılmış bir Marie Antoinette portresini görüyorsunuz. Aslında bu resmin hüzünlü bir hikayesi var çünkü resimde görünen boş pusetin içinde kraliçenin en küçük bebeği olması planlanırken, bebek resim tamamlanmadan hayatını kaybedince, puset boş olarak resmedilmiş. Marie Antoinette, halkı fakirlik içinde yaşadığı halde gençliğinde oldukça müsrif bir kraliçeymiş ve liyakatsiz insanları olmayacak görevlere getirmiş. 
Bir süre sonra Versay sarayı yerine sarayın bahçesinde bulunan Le Petit Trianın Şatosunda yaşamaya başlamış. Şatoyu ve bahçesini yeniden dekore etmek için yine müsrif harcamalar yapmış. Marie Antoinette'in sarayını Versay bahçelerinden 20 dakikalık bir yürüyüşle görebilirsiniz. Bahçeler çok büyük olduğundan yürümek istemiyorsanız golf arabaları da kiralayabilirsiniz. Marie Antoniette'nin hayatı giyotinle, Fransız devrimcilerinin elinde son bulmuş. Bahçeleri gezmek için en az iki buçuk saat vakit ayırmanız gerekiyor. Daha önce de bahsettiğim gibi bizim ne yazıkki bahçeleri detaylı bir şekilde gezmeye fazla vaktimiz olmadı. 

6 Mayıs 2023 Cumartesi

Giverny

 

Instagram'dan görüp buraya gitmeliyim dediğim yerler arasındaydı Giverny. Peki Giverny'de ne var? Tabii ki Monet'in o meşhur tablolarında gördüğümüz, masallardan çıkmış gibi duran evi ve muhteşem bahçeleri. Çok şanslıydık ki hava bahçelerde gezmek için harikaydı. Peki buraya gitmek için ne yaptık? Get Your Guide sitesinden bir tur aldık. Sonradan anladık ki ana tur şirketi City Wonders imiş. İkisinden de Giverny turlarını inceleyebilirsiniz. Hangisi hoşunuza giderse ve bütçenize uygunsa, yorumlara da bakıp seçebilirsiniz. 

Biz günübirlik Giverny ve Versailles turunu seçtik. Bir sonraki yazımda anlatacağım ama şimdiden de söyleyeyim, Giverny için verilen süre yeterli olsa da Versailles için yarım gün pek de yeterli olmadı. Turla otelimize 5 dakika yürüme mesafesindeki Eiffel Kulesi'nin önünde buluştuk ve oradan otobüse bindik. Giverny, Paris'in merkezine otobüsle yaklaşık 1 saat. Yol boyunca rehberimiz bize Monet'nin hayatından ve resimlerinden bahsetti. Böylece, evine vardığımızda kendi kendimize gezmemiz için bizi serbest bıraktı, zaten anlatacağı herşeyi anlatmıştı. Monet, resim okumak istediği halde babası tarafından buna izin verilmemiş ve orduya yazdırılmış. Neyse ki bu kaderinden onu teyzesi kurtarmış ve Paris'e gidip sanat eğitimi alması için ona sponsor olmuş. Fakat Monet, sanat akademisinde aradığını bulamamış ve tutkusunun peşinden giderek İzlenimcilik (Empresyonizm) akımının öncüsü olmuş. Monet şanslı bir dönemde yaşıyordu çünkü eski zamanlarda boyaları hazırlamak kolay olmadığından ressamlar sadece atölyelerinde resim yapabiliyorlardı. Açık hava temalı resimler yapacaklarsa önce dışarıda onların taslaklarını yapıp, atölyede renkli boyalarla tamamlıyorlardı. Monet zamanında, küçük tüplerde boyalar üretilmeye başlandı ve dışarıda resimleri tamamlamak mümkün hale geldi. Münih'te Neue Pinakothek'te gördüğümüz, başka bir izlenimci ressam olan Manet'nin yaptığı, "Kayık'ta resim yapan Monet" resmi bu tekniğin çok güzel bir örneğidir. 

Monet ve Manet gibi genç manzara ressamlarının resimleri Paris'teki Salon'a kabul edilmeyince, bu ressamlar reddedilmişler sergisi açmaya karar vermişler. Bu sergideki resimlerden biri de Le Havre limanını resmettiği meşhur "İzlenim, Gün Doğumu" tablosudur. Bu tablonun resim değil ancak adı gibi bir izlenim olabileceğini söyleyerek onu gülünç bulan eleştirmenler, bu sanatçılara "Empresyonistler" (İzlenimciler) adını vermişler. Ama bu sanatçılar bu ismi beğenip sahiplenmişler ve bu adla anılmaya başlanmışlar. Monet resimleri daha önce gezici sergi olarak İstanbul'daki Sabancı müzesine gelmişti ve orada özellikle nilüfer bahçelerine hayran olmuştum. 
Monet'nin resimlerinde gördüğüm nilüfer bahçelerini gerçek hayatta görmek gerçekten çok güzel bir deneyimdi.  Evin içi Monet tablolarıyla doluydu. İki gün sonra Monet'in başka ünlü tablolarını da D'Orsay müzesinde görme şansına eriştik. Onu da daha sonra anlatacağım. Şimdi Monet'in hayat hikayesine devam etmek istiyorum. Camille Doncieux ile evlenen Monet'nin iki çocuğu oldu. Monet, 1876'da Ernest and Alice Hoschedé çifti ile tanıştı. Ekonomik olarak zor durumda olan Monet ve hasta eşi Camille, çocuklarıyla beraber bu çiftin evine yazı geçirmek için yerleşti ancak orada uzun süre kaldılar. Zamanının büyük bölümünü Paris'te geçiren Ernest Hoschedé, 1878'de sırra kadem bastı ve bir sene sonra da Camille öldü. Alice'in altı, Monet'nin iki çocuğuyla birlikte 8 kişilik bir aile oldular. Monet'nin işleri iyi gitmeye başlayınca bu büyük aile için kırsaldaki Giverny'deki bu evi satın almışlar. Monet, nilüfer bahçelerinin olduğu kısmı daha sonra satın alarak eve dahil etmiş. Evin hemen yanında Monet'nin resim yaptığı atölyesi şimdi müzenin hediyelik eşya dükkanı olarak kullanılıyor. Monet öldükten sonra evle Alice'nin çocuklarından biri ilgilenmeye başlamış. Bahçeler gerçekten muhteşem. Monet, aynı manzarayı günün farklı zamanlarında farklı ışıklar altında ve yılın farklı mevsimlerinde resmetmeyi çok severmiş. Bu sebeple, birbirine benzeyen birçok tablosu mevcut. Müzeyi gezmemiz bittikten sonra evin hemen yanındaki sokakta dolaştık ve çok güzel bir öğle yemeği yedik. 
Zamanın nasıl akıp geçtiğini fark etmediğimizden otobüsün bizi beklediği yere koşarak yetişmek zorunda kaldık. 





29 Nisan 2023 Cumartesi

Paris: 1.gün

 

Fransa'ya 6 kez gidip bir kere bile Paris'e gitmediğimi düşününce, dünyada turistlerin en çok ziyaret ettiği şehirlerden biri olan bu yeri de artık görmeliyiz dedim. Ankara'dan Paris'e salı ve cumartesi günleri direk uçuşlar var. Biz de kolay olsun diye bu yolu tercih ettik. Bu seyahati planlarken yine sygictravel uygulamasını kullandım. Sabah uçağına bindik, öğlen Paris'teydik. Havaalanında işlerimiz tesadüfi bir şekilde çabucak bitti ve trenle otele geçtik. Hotel Floride Etoile'de kaldık. Çok yakınında metro durağı vardı, hem Eyfel kulesine hem de Arc de Triomphe'e yürüme mesafesindeydi. Otelin hemen yanı başında Carefour olması da su ve abur cubur temini açısından kolaylık sağladı. Eiffel kulesinin bacaklarını ilk olarak otele giderken metronun penceresinden gördük ve bir heves Arda'ya gösterdik. Açıkçası insan fotoğraflardan büyüklüğünü algılayamıyor. Bence Eiffel kulesinin en etkileyici özelliği çok büyük olması. Biz tepesine çıkmadan etrafından dolanmayı tercih ettik. 

Daha sonra da Champ Elysees'ye doğru yürüdük. Yürümekten yorulunca şık bir restoranda mola verip şaraplarımızı yudumladık. Champ Elysees, Arc de Triomphe'dan Concorde meydanına doğru uzanıyor. Oradan da Lale bahçeleri ve en sonunda eski sarayın olduğu Lourve Müzesi var. Ayaklarınıza güveniyorsanız bütün bu yolu yürüyebilirsiniz ama ilk günden biz kendimizi bu kadar yormak istemedik. Champ Elysees'de yandaki fotoğrafta da görüldüğü üzere oldukça lüks mağazalar uzanıyor. 
Yürüyüşümüşe Arc de Triomphe'da bir bank molası ekledik. Dilerseniz bilet alarak Arc de Triomphe'a da çıkabilirsiniz. Ama biz ona uzaktan bakmayı tercih ettik. Yürüyüşümüzü otelde sonlandırarak ilk günümüzü çok da yorulmadan tamamladık. 


6 Aralık 2019 Cuma

Strazburg: Decorative Arts Museum

Strazburg'da geçirdiğimiz son sabahımızda Rohan sarayını gezdik. Burası birden fazla müzeye ev sahipliği yapıyor. Biz Dekoratif Sanatlar müzesini gezdik. Bu sarayın inşası, 1704 - 1713 yılları arasında Strazburg piskoposluğunu yapan prens Rohan Soubise tarafından başlatılmış.
Versay sarayı gibi bir bina istediği için bu sarayın planlarını kralın mimarı Robert de Cotte'a yaptırmış. Sarayın inşaası, dekorasyonu ve mobilyaların döşenmesi 1732'den 1742'ye kadar sürmüş.
O zamandan Fransız devrimine kadar bu saray, Strazburg piskoposlarının ve Rohan ailesinin ikametgahı olarak kullanılmış. Bu müze, 7 bölümden oluşuyor. 1 numaralı salon muhafızların olduğu giriş salonu olarak kullanılmış.
2 numaralı bölüm piskoposların salonu. Bu odada genellikle oyunlar düzenlenirmiş. Bu oda ismini duvarlarındaki piskoposların portrelerinden almış. 1793'te bu tablolar devrimciler tarafından yakılmış. 3 numaralı oda kralın yatak odası. Bu oda, sarayın en etkileyici bölümü, krallar ve kraliyet ailesi üyeleri Strazburg'a geldiklerinde bu odada kalırlarmış. 4 numaralı bölüm kütüphane. 5 numaralı oda, Napolyon'un Yatak odası. Bu küçük odanın resmi olmayan stili Napolyon tarafından yatk odası olarak seçilmesine sebep olmuş. Odadaki koltuk, masa ve yatağı yaptıran Napolyon'un bu odada hiç uyuma imkanı olmamış. 6 numaralı oda, prens piskoposların yatak odası. 7 numaralı bölüm, dekoratif sanatlar kanadı. Bu bölümde, çiniler, mücevherler ve saatler var. Bu zengin koleksiyon, 18.yy'da Strazburg'daki zanaat endüstrisinin altın çağını yansıtıyor.
Arda bu müzeyi çok sevdi, sessiz ve sakin bir şekilde gezdi. Etrafında gördüğü şeylerle çok ilgilendi. Ama tabi ben de ona merak etmesi için hikayeler anlattım. Bu sarayda bir zamanlar krallar kraliçeler yaşamış dedim. Hayal gücünü harekete geçirerek bu müzeden keyif almasını sağladım.
Böylece Strazburg gezimiz de burada bitti :)

17 Kasım 2019 Pazar

Colmar

Strazburg'dan Colmar'a gitmek çok kolay. Trenle yarım saatte ulasabilirsiniz. Bu yüzden Colmar planımızı Strazburg'dan günübirlik yaptık. Böylece otel değiştirmemize gerek kalmadı. Colmar tren istasyonu yandaki haritanın sol alt köşesinde görünüyor. Burdan haritanın üst ortasında (yani tren istasyonunun kuzey doğusunda) yer alan turist bilgilendirme ofisine doğru yürüdük. Aslında Colmar'ı gezmek için bir haritaya ihtiyacınız yok. Beğendiğiniz, hoşunuza giden, sizi kendine çeken sokaklara girerek gezebilirsiniz. Kaybolmanız mümkün değil çünkü zaten tarihi şirin evlerin olduğu bölüm çok küçük.
Ben haritadaki sırayı izleyerek gezmekte ısrarcı oldum ama dediğim gibi buna hiç gerek yokmuş. Turist ofisinden sonra ilk durağımız "The House of Heads". 1609 yılında Rönesans stilinde inşa edilen bina, bir zamanlar şarap ticareti için kullanılmış.
Haritada 6 numara ile gösterilen yer Bartholdi müzesi. Bartholdi, Amerika'daki özgürlük heykelinin yaratıcısı. Heykelin hikayesi oldukça ilginç. Yeri gelmişken paylaşmak isterim. Aslında bu heykel Osmanlı İmparatorluğu için yapılmış. Sultan Abdulaziz zamanında Süveyş Kanalındaki Port Said Limanına konulmak üzere sipariş verilmiş. Heykelin Kızıldeniz ile Akdeniz'in birleştiği yere dikilmesi planlanmış. Sipariş edilen heykel, firavunlar zamanının giysilerine bürünmüş bir kadın şeklinde olacak ve elinde ‘Asya’nın ışığının Mısır’dan geldiğini’ sembolize eden bir meşale tutacakmış. Fakat heykelin parası ödendiği halde, Mısır valisi, Müslüman bir kentte bu denli büyük bir heykelin dikilmesinin hoşnut karşılanmayacağını düşünerek heykelin Mısır'a getirilmesine engel olmuş. 20 yıl sonra Fransa, Amerika ile iyi ilişkilerinin bir göstergesi olarak Bartholdi'ye benzer bir heykel sipariş edince, Bartholdi, Eiffel kulesinin mühendisi Gustav Eiffel'den de yardım alarak Osmanlıların heykeli üzerinde modifikasyonlar yaparak bugünkü Özgürlük Heykelini oluşturmuş ve heykel Amerika'ya gönderilmiş. Colmar yerel yönetimi, heykeltıraşın ölümünün 100. yılını anmak amacıyla bu heykelin bir replikasını bir kavşağa yapmış. Biz görmedik ama kara yoluyla Strazburg'tan Colmar'a giderseniz yol üzerinde görebilirsiniz. Heykeltıraşın doğduğu ev müzeye çevrilmiş. Bu iki katlı müzede Bartholdi'nin birtakım eserleri sergileniyor.
7 numaralı durağımız "Pfister House". Burası gümüş madenleri sahibi Louis Sherer tarafından yaptırılmış. Rönesans döneminde inşa edilen bu ev, orta çağ mimari özellikleri taşıyor. İsmini, inşa edildikten üç yüzyıl sonraki sahibi, Francois Xavier Pfister'den almış.
9 numaralı durağımız "Former Guardhouse". 1575'te inşa edilen bu Rönesans yapısı, belediye binası olarak kullanılmış. Loca bölümü 1577 ile 1582 yılları arasında yapılmış.

Colmar'da birçok kilisenin yanısıra bir de sinagog var. 13.yy'da Colmar'da bulunan yahudiler, 15.yy'da sürgün edilmişler ve Fransız devriminden sonra geri dönmelerine izin verilmiş.
Colmar'da kahve molası verebileceğiniz birçok sevimli kafe mevcut.  Gezmekten biraz yorulup biz de kahve molası verdik. Haritadaki 17 numaralı yer "Tanner's District", yani tabakçıların sokağı. Her zamanki gibi en süslü evlerin olduğu sokak tabiiki.
Colmar'da baktığınız her köşe bir fotoğraf karesi gibi olduğundan, burada fotoğraf çekmeye doyduk. Haritamızdaki 19 numaralı yer "The Koifhus". 1480 yılında Gotik ve Rönesans stilinde inşa edilen bina, zamanında kasabanın hem iş ve hem de siyasi merkeziymiş. Giriş katı yüzyıllarca depo, market ve gümrük olarak kullanılmış.
Haritada 22 numara ile gösterilen yer "Covered Market". Tuğla yapının metalik bir çatısı var. Binanın 2010 yılında markete çevrilmeden önce birçok işlevi olmuş. Şuanda yirmiden fazla tezgahın olduğu bu market alanında yıl boyunca taze meyve, sebze, et, peynir, pasta, balık ve yerel lezzetler bulmanız mümkün.
Pazarın hemen yanında haritada 23 numara ile gösterilen "The Fishmonger's District" var. Nehir kenarına sıralanmış bu rengarenk evler mükemmel bir manzara sunuyor ziyaretçilerine. Bir zamanlar bu evlerin çoğu balıkçı ve tekne sahiplerine aitmiş.
Bu sokaktan yürüyerek devam ettiğinizde haritada 25 numara ile gösterilen "Küçük Venedik"e ulaşacaksınız. Bu bölgede zamanında şarap üreticileri, bahçeyle uğraşanlar ve tekne sahipleri yaşarmış.
Colmar turumuz Küçük Vemedik'te sona eriyor. Biraz etraftaki şirin kafelerde takılıp birşeyler içtikten sonra tren istasyonuna yürüdük ve Strazburg'a geri döndük.