hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2023 Pazar

Heineken Experience

 

Heineken müzesi Amsterdam'da mutlaka görülmesi gereken yerler listenizde olmalı. Biz, Amsterdam'da kalan son birkaç saatimizi burada geçirmeye karar verdik. Önceden internetten belirli bir saat dilimi için bilet aldık. İlgili saatte müzenin önünde uzun bir kuyruk vardı. İnsanları birarada alıp tura başladılar. Müze içerisinde bira yapımının aşamaları anlatılıyor. Bu bina yıllar öncesinde Heineken biralarının yapıldığı yermiş ama şuanda sadece müze olarak hizmet veriyor.
Heineken birası; su, arpa, şerbetçi otu ve Heineken maya özütünden oluşuyor. Müze, teknolojinin nimetlerinden faydalanarak sizi biranın bu yolculuğuna hem görsel, hem de işitsel olarak çıkarıyor. Hatta bir yere girerken yanımızda küçük çocuk olduğundan yüksek ses ve karanlıktan korkar mı diye sordular. 
Tur bir noktada sona erdi ve kendimiz bu eski bira fabrikasında gezmeye devam ettik. Bol bol ikram edilen biralardan içtik. Arda'ya da Fanta benzeri biri içecek ikram ettiler. Eşim bira doldurma yarışmasına katıldı ve ikinci oldu. Yarışmanın amacı en kısa zamanda en köpüksüz birayı doldurmaktı, dört yarışmacı vardı ve hepsi dünyanın başka bir yerinden gelmişti. 



Hollanda - Belçika gezimizin son durağını da bitirdikten sonra trenimizi yakalamak için koşturduk ama ne yazık ki müzede çok oyalandığımızdan kaçırdık. Bir sonraki trenle biraz daha dolanarak uçağımızın kalkacağı Brüksel'e döndük.





1 Ocak 2023 Pazar

Amsterdam 4.gün

 

Rembrant, Amsterdam için oldukça önemli bir figür. Rijksmüzesinde gördüğümüz Gece Nöbeti resminin heykel haline dönüştürülmüş halini Rembrant meydanında görmek mümkün. Amsterdam'ın merkezine yakın bir konumda yer alan bu meydan, gece hayatı için önemli bir yer olsa da biz burayı sabahın erken saatlerinde incin top oynarken gezdik. Meydana bu isim, ünlü ressam Rembrandt van Rijn'in evinin yakınlarında olduğu için verilmiş.  Eskiden bir tereyağı pazarı olan meydan, ziyaretçilerine birçok kafe; gece ise stres atabilecekleri birçok bar ve club seçeneği sunuyor. Meydan diğer birçok popüler turistik yere yürüme mesafesinde olup, tramvayla ulaşım da mümkün.
Rembrant meydanından sonraki durağımız yürüyerek ulaştığımız Çiçek Pazarı. Singel kanalında bulunan dünyadaki tek yüzen çiçek pazarı, Amsterdam'ın tüm merkezine çiçek tedarik ediyor. Sadece ikonik Hollanda lalelerini değil diğer çiçekleri de bulabileceğiniz birçok çiçekçi dükkanı var. Pazar, 19. yüzyılın ikinci yarısında kurulmuş. Çiçeklerin yanı sıra, burada bazı bahçe malzemeleri veya çiçek soğanı alabilirsiniz. Ama bu kadar yoldan eve hatıra olarak çiçek soğanı götürmek çok saçma geldiğinden tezgahlara göz gezdirmekle yetindik. Hala sabahın erken saatleri olduğundan dükkanlar yeni açılıyor, tezgahlar yeni kuruluyordu.
Üçüncü durağımız Begijnhof. Kökeni orta çağa dayanan, eskiden rahibe veya dinle ilgilenen kadınların ikamet ettiği iç avlulu bir yer. Günümüzde bu evlerde ihtiyaç sahibi kadınlar ikamet ediyorlarmış. Mekanı güncel ve anlamına uygun olarak kullanmaları çok güzel bir şey. Ziyaret etmeye karar verirseniz buranın bir özel mülk olduğunu, sessiz ve saygılı davranmanız gerektiğini unutmayın.

18 Aralık 2022 Pazar

Amsterdam 3.gün


Bu ve bir önceki gezimizde teknolojinin nimetlerinden faydalanarak Sygictravel diye bir uygulama yardımıyla tatilimizi planlamıştım. Gerçekten çok güzel bir uygulama, seçtiğiniz noktalara göre gün gün size özel haritada rota hazırlıyor ve görülecek yerlerlerle ilgili bilgileri düzenliyor. Yandaki resimle görülen yer Amsterdam terminali. Küçük bir şehir olan Amsterdam'ın içindeki ulaşım ise tramvayla sağlanıyor.

Biz i Amsterdam card almamıştık. Gereksiz bir şekilde pahalıya geliyordu ama son gün, günlük tramvay biletlerini keşfettik, o daha uygundu. Normalde her yere yürürüz diye düşünmüştük ama bu tatile çıkmadan önce Arda havale geçirdiğinden onu o kadar uzun mesafeler yürütmeye cesaret edemedik. Amsterdam, coffee shoplarıyla ünlü. Ama bu mekanların ünlü olmalarının sebebi bildiğimiz kahve değil, bu mekanlarda satılan hint keneviri ve onun katıldığı çeşitli ürünler. Biz yanımızda çocuk olduğundan bu tarz yerlere girmeye cesaret edemedik ama merak etmedim değil. Otelin her yerinde bu tarz ürünleri otelin içinde tüketmemek gerektiğini belirten uyarılar vardı çünkü bu maddeleri kullandıktan sonra halusilasyon görüp camdan atlayan insanlar olmuş. Kahve dükkanları dışında bu tarz maddeleri kullanmak yasak. Ayrıca, Türkiye'ye getirmek de yasak. Yakalanırsanız cezası var. 

Amsterdam'da ünlü olan başka birşey ise sex shoplar ve gösteri mekanları. Bu mekanların da türlü türlü çeşitleri var. Kimilerinde sadece izleyici olurken, bazılarında katılımcı da olabiliyorsunuz. 
1306 yılında inşa edilen Oude Kerk (Eski Kilise), Amsterdam'ın en eski yapılarından biri. Meşhur Red Light Bölgesi'nde. Bu klisenin birçok bar ve genelevine  yakınında olması ilginç bir kontrast oluşturuyor. Günümüzde kilise sadece dini değil; kültürel etkinliklere de ev sahipliği yapıyor. Burası aynı zamanda bir mezar yeri. Mezar taşlarını kilisenin zemininde görebilirsiniz. Gömülü olanlar arasında Rembrandt'ın karısı ve birkaç Amsterdamlı kral naibi bulunuyor. Fakat biz bu kliseyi gezme fırsatını bulamadık çünkü açık olduğu saatleri bir türlü programımıza uyduramadık. Onun yerine dışardan bakmakla yetindik.
Amsterdam'ın ana meydanı olan Dam Meydanı adını asıl amacından dolayı almış. Burada meydan yapılmadan önce, Amstel nehri üzerinde gerçek bir baraj varmış. Günümüzde ise Noel kutlamaları, çeşitli fuarlar, gösteriler ve toplantılar gibi yıl boyunca birçok etkinliğin düzenlendiği önemli bir meydan. Bu meydanda, 15. yüzyıldan kalma Nieuwe Kerk (Yeni Kilise), görkemli Kraliyet Sarayı ve ünlü Madame Tussauds Balmumu Müzesi gibi yapılar yer alıyor. Kraliyet sarayı, süslemelerle bezenmiş bir ön cepheye sahip, arka cephesinde ise omuzlarında dünyayı taşıyan Atlas heykeli bulunuyor. Meydanın karşısında 1956 yılında yerleştirilen 2.Dünya Savaşı anıtı bulunuyor.
Bir sonraki durağımız biraz hüzünlü. Güneş batmak üzereyken Dam meydanından Anne Frank Huis'a doğru yürüdük. Mayıs ayı olmasına rağmen hava kış gibi soğuktu. Üzerimizden kışlık montlarımızı çıkaramadık. Evin içini gezmeyip dışardan görmekle yetindik. Anne Frank ve ailesi 2. Dünya savaşı sırasında bu evde saklanmış. Anne'in babası, sahibi olduğu iş yerinin üst katında gizli bir geçitle geçilen ve ailesinin saklanabileceği bir mekan yaratmış. Burada iki aile birlikte ihbar edilene kadar yaşamışlar. Ne yazık ki hikaye mutsuz bir sonla bitmiş ve iki aileden geriye sadece Anne'in babası kalmış, diğerleri toplama kamplarında ölmüş. Anne'in babası ise kızının adını yaşatmak ve savaşın kötü yüzünü göstermek amacıyla, Anne'in saklandıkları sırada tuttukları günlükleri kitap olarak yayınlayıp, evi de müzeye çevirmiş. 







20 Kasım 2022 Pazar

Giethoorn

Giethoorn, benim için bu yolculuğa çıkma sebebimizdi. Artık teknolojinin getirdiği nimetler sayesinde Dünya'yı keşfetmek daha kolay. Sadece nasıl gideceğinizi, nerede kalacağınızı değil, Dünya'nın neresinde ne var, neleri görmek hoşuma gider sorusunun cevabı da internette. Özellik de Instagram'da. 


Sosyal medyada bazı şeylerin abartıldığını kabul ediyorum ama yine de telefon ekranında görüp merak ettiğim yerleri kendi gözümle görmek, o yerlerin içinde bulunmak hoşuma gidiyor. Çoğu zaman beğeniyorum zaten, abartıldığı kadar güzel olmadığında ise içimde kalmamış oluyor, diyorum ki ben orayı gördüm, abartıldığı kadar güzel değil. 


Konumuza dönersek, Instagram'da gördüğüm fotoğraflarına aşık olunca, başka bir teknoloji nimeti olan Google haritalardan yerini bulup gitmek istediğim yerler olarak işaretledim. Gittiğimize de pişman olmadım, abartıldığı kadar güzelmiş. Fakat ulaşımı biraz meşakkatli. 


Önce trenle Amersfoort'a gidiyorsunuz, orada aynı platformda tren değiştirerek Steenwijk'e gidiyorsunuz, Steenwijk'ten otobüse binip Giethoorn'a ulaşıyorsunuz. Yanımızda 5 yaşında bir çocukla bu kadar yol geldikten sonra eşim umarım değer dedi ve Giethoorn'u gördükten sonra değdiğine kanaat getirdi. 


Otobüsten iner inmez bizi bir Türkiye turizm afişi karşıladı. Biz oturduğumuz yerden buaralara gelmeyi hayal ederken onlar da bizim ülkemize gelmeyi hayal ediyorlar herhalde diye düşündüm içimden. Önce belirli saatlerde kalkan tekne turuyla keşfettik etrafı. Küçük su yollarının arasından geniş bir göle çıktık. 


Teknenin kaptanı içinde bulunduğumuz bu gölün derinliğini tahmin etmemizi istedi ve herkes bir tahminde bulundu. Kaptan elindeki yaklaşık bir buçuk metre uzunluğundaki sopayı göle soktu ve sopanın yarısı suyun dışında kaldı. Hepimiz suyun ne kadar sığ olduğuna şaşırdık. Tekne turundan sonra yürüyüş yaparak zaten küçük bir yer olan Giethoorn sokaklarında gezdik, birşeyler yiyip içtik ve bu cennet gibi yerde güzel havanın tadını çıkardık.





30 Ekim 2022 Pazar

Rijksmuseum

Rijksmuseum, Van Gogh Müzesinin hemen yanı başında. İkisinin arasında güzel havalarda insanların yayıldığı çimenlik bir alan var. Bizim gittiğimiz dönemde Rembrant'ın eskizlerinin sergisi vardı. Sergiye ilgi çok fazla olduğundan serginin olduğu bölümü gezmek için belirli bir saat dilimi seçmek gerekiyordu. Her zamanki gibi biletlerimizi internetten aldık ve bir saat dilimi seçtik. Karakalem çalışmaları gerçekten güzeldi. "Rembrandt,  karakalem birkaç çizgiyle, filin buruşuk derisini bize duyurabilen bir büyücü" diyor Gombrich. 
Rembrandt, gerçekçi portreleriyle ünlü bir ressam. Otoportrelerinde bile kendisini göze daha hoş gelecek şekilde çizmeye çalışmamış, olduğu gibi resmetmiş. Bir süre ün ve zenginlik içinde yaşadıktan sonra, düşüşe geçmiş. Hayatının sonunda eski kıyafetleri ve resim malzemelerinden başka bir şeyi yokmuş. Rembrandt'ın başka eserlerini daha önce St. Petersburg'taki Ermitaj müzesinde görmüştük. Rembrandt deyince aklıma hep koyu bir fona çizilmiş, müthiş detaylara sahip ve karanlık, karamsar resimler aklıma geliyor. Rijksmuseum'da görebileceğiniz, Gece Nöbeti eseri, onun en önemli şaheserlerinden. Oldukça büyük olan bu tablonun önü o kadar kalabalık ki ününün hakkını veriyor. 
Rembrandt'tan bir kuşak sonra doğan Hollandalı ustalardan Vermeer van Delft'in eserlerini de Rijksmuseum'da görmeniz mümkün. Vermeer, "çoğunlukla, tipik bir Hollanda evinin bir odasında duran sıradan figürleri işlemiştir. Bunlardan bazıları sıradan bir işe kendini vermiş tek bir figür içerir yalnızca. Örneğin, süt boşaltan bir kadın gibi." Herkesçe bilinen 'İnci Küpeli Kız' da Vermeer'in eseridir ama bu müzede yer almıyor. "Vermeer ile birlikte, janr (günlük yaşam) resmi, mizahi bir çizim olmaktan tamamen kurtulmuştur. Vermeer'in tabloları aslında içinde insan figürü bulunan ölüdoğalardır... Ressam, pencereden içeri süzülen ve bir kumaş parçasının rengini canlandıran ışığı gördüğünde neler hissetmişse, biz de aynı duyguları yaşıyoruz" diyor Gombrich. Vermeer'in favori renkleri olan sarı, mavi, gri ve beyazları başka resimlerinde de görebiliyoruz. 
Çocukla nasıl müze gezdiniz dediğinizi duyar gibiyim. Amsterdam'a gittiğimizde Arda 5 yaşındaydı. O zaman müze gezmeyi şimdikinden bile daha çok seviyordu (korona döneminin etkilerinden biri sanırım, artık evin içindeki konfor alanı terk edip çok fazla dışarda vakit geçirmeyi sevmiyor). Rijksmuseum'da onunla müzenin broşüründeki resimleri bulmaca oynamıştık. Müze içinde gezip resimleri birlikte inceleyerek eşleştirmek çok hoşuna gitmişti.  
Müzenin içinde muhteşem bir kütüphane var ama ne yazıkki sadece uzaktan bakıp fotoğrafını çekebiliyorsunuz. 
Müze içinde ilgimi çeken bir başka eser ise Jean Baptiste Vanmour tarafından yapılan ve Osmanlı'dan birçok insanın resmedildiği eser oldu. Eserin altında her resmedilen kişi ile ilgili bilgi var; Çavuşbaşı, Ağa, Kapıcıbaşı, Sultanın annesi, Sultan III. Ahmet, Sadrazam. Ayrıca Osmanlı'nın egemenliğindeki farklı bölgelerden insanlar da reddedilmiş; Bulgar bir kadın, Yunan bir din adamı, Tinos, Mikonos, Serifos, Kythnos ve Patmos adalarından insanlar, Ermeni bir kadın, erkek, çoban ve asker.

Sonuç olarak, Amsterdam'a gidilirse kesinlikle görülmesi gereken bir müze. İyi gezmeler...

 




25 Nisan 2020 Cumartesi

Vondelpark

Amsterdam'daki müze bölgesine çok yakın mesafede 1867'de açılmış, kocaman ve yemyeşil bir park olan Vondelpark yer alıyor. Sabah Van Gogh Müzesini gezip öğle yemeğimizi müzenin kafesinde yedikten sonra, bu güzel güneşli güne Vondelpark'ta bir mola verdik ve öğleden sonra Rijksmuseum'u gezmek için enerji topladık.

19 Nisan 2020 Pazar

Amsterdam 2.gün: Van Gogh Müzesi

Amsterdam'daki ikinci günümüz ve ilk durağımız Van Gogh Müzesi. Bu müzeye gitmek istiyorsanız bir iki hafta önceden internetten bilet almanızı öneririm. Kalabalık olmaması için ziyaretçi sayısını belirli bir sayı ile kısıtlı tutuyorlar. Geç kalırsanız istediğiniz güne bilet bulamayabilirsiniz. "I Amsterdam card" diye bir kart çıkartırsanız, bir çok müzeyi ücretsiz olarak gezebilir ve tramvay gibi ulaşım araçlarını sınırsız olarak kullanabilirsiniz. Ama sorun şu ki bu kart günlük çıkartılıyor ve daha pahalıya geliyor. Bir gün içinde yorulmadan 3-4 müze gezerim diyorsanız mantıklı. Ama çocukla o kadar müzeyi tek güne sığdırmak mümkün değil. Çocuk olmasa dahi çok yorucu. Biz bir güne ancak iki müzeyi sığdırabildik, o bile yorucuydu. Bir günlük kart 65 euro, iki günlük kart 85 euro. İki müzeye giriş ücreti ise 36 euro. Dediğim gibi kartsız daha ucuz. Biz o yüzden kart kullanmadık.
Konumuza dönecek olursak, Vincent Van Gogh, tablo alım satımı ile uğraşan amcasının yardımıyla satış elemanı olarak iş hayatına atılan bir sanatçı. Üslubunu ancak hayatının geç dönemlerinde geliştirme fırsatı bulmuş. Van Gogh Müzesinde sanatçının 400'den fazla eseri var. Ünlü ressamın eserlerine adanan müze, 1973 yılında hizmete açılmış. İlk bölüm otoportrelerine ayrılmış. Bu bölümde Van Gogh'un yaptığı farklı yaşlarına ait otoportreleri var. Sanatçının Arles'teki Yatak Odası ve Vazodaki Günebakanlar gibi ünlü eserlerini de bu müzede görmek mümkün. Son derece canlı renklerle keskin bir kontrast yaratan bu iki resim sanatçının Provans'ta yaşadığı 1888 yılında yapılmış. Aslında Vazodaki Günebakanlar eserini farklı biçimlerde birçok defa resmetmiş Van Gogh. Bir tanesini daha önce Münih'te görmüştük zaten. İngiltere'de de National Gallery'de geç kaldığımızdan o bölümü görmemiştik. Bir diğer "sunglowers" ise Philadelphia'daymış. Bakalım onu görmek kısmet olacak mı. Yine müzede bulunan Patates Yiyenler eseri, o dönemde Van Gogh'un da aralarında bulunduğu yoksulların yaşamına dair gerçekçi bir bakış sunuyor. Bu müzede olup tanıyabileceğiniz başka eserleri de Sarı Ev ve Badem Çiçekleri.
Van Gogh hayattayken hiçbir eserini satamamış. Günümüzdeki ününü aslında yengesine borçlu. Abisi Theo Van Gogh'un eşi Johanna, erken yaşta elinde Van Gogh'un resimleri ve 1 yaşındaki çocuğu ile dul kalmış. Hayatını bu eserleri tanıtmakla geçiren Johanna, 1905'te Hollanda'da açtığı sergiyle amacına ulaşmış. Ayrıca, Vincent ve abisi arasındaki mektupları da baskıya hazırlamış. Bu mektupların bir kısmını da müzede görmek mümkün.
Vincent Van Gogh ile ilgili biraz Gombrich'ten alıntı yapmak istiyorum: "1853'te Hollanda'da doğan Van Gogh, bir papazın oğluydu. Ressam olmaya karar vermişti. Bir sanat galerisinde çalışan kardeşi Theo onu Empresyonistlerle tanıştırdı. Theo olağanüstü bir insandı. Yoksul olmasına karşın, Vincent için elinden geleni esirgemedi ve güney Fransa'daki Arles'e yaptığı yolculuğun parasını bile ödedi. Vincent, birkaç yıl rahatsız edilmeden çalışırsa, belki bir gün, tablolarını satıp kardeşinin cömertliğinin karşılığını verebileceğini umut ediyordu. Kardeşi Theo'ya yazdığı ve kesintisiz bir günlük gibi okunan mektuplarda, tüm düşünce ve umutlarını ortaya koyuyordu. Neredeyse kendi kendini yetiştirmiş bu alçakgönüllü sanatçının, kendisini bekleyen ünden habersiz yazdığı bu mektuplar, dünya edebiyatının en dokunaklı ve ilginç örnekleri arasında yer alırlar. Bu mektuplarda, sanatçı Vincent'ın görev duygusunu, mücadelelerini ve zaferlerini, umutsuz yalnızlığını ve arkadaş özlemini hissediyor, ateşli bir enerjiyle çalıştığı aşırı yorucu ortamın farkına varıyoruz. Daha bir yıl dolmadan, 1888'in Aralık ayında, Van Gogh bir ruhsal çöküntü, ardından delilik nöbeti geçirdi. 1889'un Mayısında bir akıl hastanesine yatırıldı, ama arada bir kendine gelip resim yaptığı zamanlar oluyordu. Bu ızdırap 14 ay sürdü. 1890 yılının Temmuz ayında, Van Gogh yaşamına son verdi. Öldüğünde tıpkı Raffaello gibi 37 yaşındaydı. Bir ressam olarak 10 yıldan fazla çalışmamıştı ve ününü borçlu olduğu resimlerini, kriz ve umutsuzlukla dolu son 3 yılında yapmıştı. Birkaç yapıtı renkli baskı ile çoğaltılmışlar ve birçok basit odada bile kendilerine yer bulmuşlardır. Van Gogh'un istediği de buydu zaten. Tablolarının, hayran kaldığı renkli Japon baskıları gibi, doğrudan ve güçlü bir etkiye sahip olmasını istiyordu.
Van Gogh, gerçeğin doğru bir şekilde betimlenmesi ile fazla ilgilenmemiştir. O, renkleri ve biçimleri kullanarak, resmini yaptığı şeyler hakkında hissettiklerini ve başkalarının hissetmesini istediklerini iletiyordu. Doğanın bir fotoğraf gibi aynen resmedilişini pek umursamıyordu. Eğer gerekirse, nesnelerin görünüşünü abartmaktan ve hatta değiştirmekten çekinmiyordu. Kendini beğenmiş eleştirmenleri şaşkına çevirmek gibi bir niyeti yoktu. Birinin onun tablolarına ilgi göstereceği konusunda neredeyse tüm umutlarını yitirmişti. Çalışmaya devam etmesinin nedeni, buna kendini zorunlu hissetmesiydi.
Van Gogh, yoğun bir dostluk özlemi içindeydi ve bir dostluk derneği oluşturmanın hayalini kuruyordu. Bu amaçla, kendinden beş yaş daha büyük olan Gauguin'i, Arles'ta birlikte çalışmaya ikna etti. Gaugin, kişilik olarak Van Gogh'tan çok farklıydı. Onda, ne Van Gogh'un alçakgönüllülüğü ne de onun misyon duygusu vardı. Tersine, gururlu ve tutkuluydu. Fakat aralarında kimi ortak noktalar da yok değildi. Van Gogh gibi Gaugin de, oldukça ileri bir yaşta resme başlamıştı ve yine onun gibi kendi kendini yetiştirmişti. Ne var ki ikisinin bu arkadaşlığı bir felaketle sonuçlandı. Van Gogh, bir delilik nöbeti sırasında Gauguin'e saldırınca, Gauguin Paris'e kaçtı." Sanatın Öyküsünden ekleyeceklerim bu kadar.
Sonuç olarak Van Gogh seviyorsanız tatmin edici bir müze. Arda'nın da bu müzeden çok keyif aldığını son bir not olarak da ekleyeyim. Hediyelik eşya bölümünde kendine uygun bir şey bulamayınca Van Gogh'un bir tablosunu istedi, alamayacağımıza göre, elinde tutabileceği bir bardak altlığına razı oldu :)

12 Nisan 2020 Pazar

Amsterdam: 1.gün

Amsterdam'da otele yerleştikten sonraki ilk durağımız tabii ki red light district. Cumartesi öğleden sonra normal bir kalabalık var. Amsterdam sakinlerinin seks ve uyuşturucu konusundaki bakışı anlayışlı ve sonuç almaya yönelik. Amaçları meselenin suç niteliği kazanmadan kontrol altına alınması. Bu bölgeler devlet kurumları tarafından düzenli olarak denetleniyormuş. Kapalı pencerelerin arkasındaki seksi kıyafetli kadınlar haricinde kentteki en güzel kanallar, en eski ve dar demir köprüler de burada bulunuyor. Bizim gezdiğimiz saatte bu bölge oldukça güvenli görünüyordu. Etraf turistiklerle doluydu. Saat görece erken olduğundan bazı pencereler kırmızı kalın perdelerle kapalıyken bazılarında yarı çıplak kadınlar vardı. Dar sokaklarda bizimkinden başka çocuk görmedim. Kalabalıkta ezilmesin diye eşim Arda'yı omzuna oturttu. Arda camların arkasındaki tek tük kadınları fark etmedi bile. Ben de zaten ancak göz ucuyla baktım. Yukarıdaki resimdeki yer esrara müzesi, hash marihuana and hemp museum.
Biz sadece önünden geçmekle yetindik. Dar kanallı sokaklarda yürürken kafamın içinde eskilerden "no hash hash no vitamin" şarkısı çaldı hep. Kanal kıyısındaki binaların hepsi eğri. Pencerelerine, kapılarına bakınca bunu daha iyi fark ediyorsunuz.
Amsterdam'da konut sıkıntısı mevcut. Kanalların böldüğü şehre daha fazla ev yapılamazken, kentin nüfusu artmaya devam ediyor. Bu da Amsterdam'daki konut fiyatlarının çok yüksek olması demek ve bu otel fiyatlarına da yansıyor tabiiki. Amsterdam merkezden görece uzak bir yerde Brüksel merkezinde kaldığımızdan daha pahalı bir fiyata kaldık. Zamanında bizdeki gibi kentsel dönüşüm yapılmak istenmiş fakat Amsterdam'ın tarihi dokusunu bozmak istemeyen halk buna karşı çıkmış. Konut problemine bir başka çözüm de kanal üstünde duran tekne evler. Bu küçük tekne evlere köprülerden geçerken rastlamanız  mümkün. Hatta otel araştırırken bu tarz evlerin pansiyon gibi kiralandığını da görmüştüm.
Red light district civarında gezerken akşam oldu ve karnımız acıktı. Google'ın da yardımıyla kendimize güzel bir İtalyan restoranı bulduk. Adı cafe piazza. Çok güzel bir yer. Yolunuz düşerse kesinlikle tavsiye ederim.
Otele giderken bir markete uğradık. İçerde gezinirken meyve - sebze reyonu dikkatimi çekti. Poşetlerde hazırlanmış sebzeler vardı. Bir poşetin içinde birer ikişer farklı sebzelerden. Merak edip poşetlerden birini elime aldım. Üzerinde bir yemek tarifi vardı. Çok geçmeden poşetin içindekilerin tarifte yazan miktardaki sebzeler olduğunu anladım. Çok pratik. Yemek için bir tane soğana, bir patates, bir havuca ihtiyacınız varsa sadece o kadar almış oluyorsunuz ve çürüyüp ziyan olmuyor. Hem alırken hem yaparken rahatlık :) Böylece Amsterdam'daki ilk günümüzü tamamlıyoruz.