İskoçya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İskoçya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2026 Pazar

National Museum of Scotland ve Holyrood Distillery

 

Edinburgh'daki son günümüzü geçen sefer gezmediğimiz İskoçya Ulusal Müzesi'nde geçiriyoruz. Oldukça büyük olan bu müzeyi hakkıyla gezmeye bir gün zor yeter. Müze aslında birbirine bağlı iki farklı binadan oluşuyor. Biz ikincisini fark ettiğimizde zaten ilkinde yeterince yorulmuştuk. Modadan İskoçya tarihine, hayvanlardan interaktif bilim oyuncaklarına kadar geniş bir yelpazeye sahip bu müzede geçirdiğiniz vakitten pişman olmayacaksınız.  Özellikle çocukla giderseniz vakit ayırmanız gereken bir müze. Öğle yemeği imkanları da geniş.

Müze binasının çatısında oldukça hoş bir ortaçağ Edinburgh manzarası sizi bekliyor. 
Müzede yorulduktan sonra soluğu geçen sene gezdiğimiz Holyrood Damıtımevi'nde alıyoruz. Bu sefer tur almak yerine daha önce de oturduğumuz kafesinde hoşça vakit geçirmeyi tercih ediyoruz. Damıtımevine ait farklı viskileri denerken bir yandan da UNO oynamayı ihmal etmiyoruz. Geçtiğimiz bir sene içinde damıtımevinin viski çeşitlerini de genişlettiğini fark ediyoruz.
Akşam yemeği için ise durağımız Johnnie Walker Experience'ın karşısındaki Huxley. Aslına bakarsanız bir önceki akşam da yemeği burada yemiştik. Arda oyuncağını burada unuttuğu, yediğimiz yemekten, içtiğimiz viskilerden ve garsonun canayakınlığından çok memnun kaldığımız için bu akşamki yemeğimizi de burada yemeği tercih ediyoruz :) Bir sonraki durağımız herhalde artık İskoçya dışında bir yer olur :) İyi gezmeler...


25 Ocak 2026 Pazar

Lomond Gölü, Stirling Kalesi ve Kelpiler

 

Timberbush'la bu dördüncü turumuz: "Loch Lomond, Stirling Castle & the Kelpies" Edinburgh'dan kalkan günübirlik bu turun haritası yandaki gibi. Sabah 8.45'te tur otobüsüne bineceğimiz yerdeyiz. Akşam otobüs yine bizi aynı yere saat 6.15'te bırakacak. İlk durağımız yol kenarındaki devasa Kelpi heykelleri. 30 metre yüksekliğindeki bu heykeller, dünyanın en büyük at heykelleri olup İskoç folklorundan mitolojik yaratıkları tasvir ediyor. Kelpiler, genellikle göller ve nehirlerle ilişkilendirilen kötü niyetli su ruhları. İskoçya'daki hemen her su kütlesinin doğaüstü bir su yaratığıyla ilgili bir öyküsü var ve kelpi bunlardan en ünlülerinden biri. 
Bu yaratıklar daha çok çocukları göllere ve tehlikeli nehirlere çok yakın oynamasını engellemek için kullanılmış. Şekil değiştiren bu yaratıklar çoğunlukla at şeklinde görünürlermiş. Yanda heykellerini gördüğünüz Kelpilerden soldakinin adı Duke, sağdakinin adı Baron.
Bir sonraki durağımız, Lomond gölünde güzel manzaralar eşliğinde kısa bir tekne turu. Bu ekstra tur yaklaşık 1 saat sürüyor. Callander kasabasından geçtikten sonra, orta çağdan kalma Doune Kalesi'ni de ziyaret ederek günün son durağı olan Stirling Kalesi'ne gidiyoruz. Bu kalenin girişi de ekstra ücrete tabii ama kesinlikle buraya kadar gelmişken gezilmesi gereken İskoçya'nın tarihinde önemli bir yere sahip olan bir kale. Volkanik bir kayanın üzerinde yüksekte yer alan ve çevredeki manzaranın muhteşem görüntülerini sunan kale, William Wallece, Robert the Bruce ve İskoç kraliçesi Mary gibi önemli şahsiyetlerin hikayelerinde önemli bir yere sahip. Orta Çağ’da “Stirling’i kontrol eden, İskoçya’yı kontrol eder” sözü bu kale için söylenmiş. Ekstra aldığımız turdaki rehberimiz İngiliz'di ve eğlenceli anlatımıyla bize kısa ama oldukça keyifli bir tur sundu. Keşke biraz daha vaktimiz olsaydı da kendimiz de o hızlıca gezdiğimiz yerleri bir kere daha turlasaydık. Stirling Kalesi, İskoç Bağımsızlık Savaşları sırasında defalarca el değiştirmiş. Kale yakınlarında gerçekleşen Stirling Bridge Savaşı, William Wallace’ın İngilizlere karşı kazandığı en önemli zaferlerden biri olarak tarihe geçmiş.
Kraliyet Sarayı cephesinde köşelerde ve cephe boyunca dizilmiş taş heykeller var. Bunlar sıradan süslemeler değil. 16. yüzyılda Kral V. James, Stirling’i bir Rönesans güç gösterisi olarak yeniden tasarlatıyor. Amacı da şu: “Ben sadece bir kral değilim, Tanrı’nın düzeninin ve gücün temsilcisiyim.” V. James, Rönesans Avrupa’sındaki krallar gibi, kendini klasik mitolojideki kahramanlarla özdeşleştiriyor. 
En güçlü aday da: Herkül. Stirling’deki bu heykeller, mitolojik yaratıklar, güç ve erdem sembolü insanüstü figürler…ve bir tanesinin yüz hatlarının krala benzediği söyleniyor. Bu tesadüf değil. 
Dışarıdaki heykellerin haricinde Kraliyet Sarayı'nın tavanını süslemek için her biri yaklaşık 1 metre çapında, yuvarlak ahşap panolar üzerilerine, İskoç kralları ve kraliçeleri, Avrupa saraylarından figürler, mitolojik karakterler ve alegorik yüzler oyulmuş. Bazıları oldukça gerçekçi, bazıları ise neredeyse masalsı ve tuhaf. 18. yüzyılda kale askeri kışla olarak kullanılmaya başlanınca tavandaki ahşap panolar sökülmüş, bir kısmı kaybolmuş ve bir kısmı zarar görmüş. Bugün, gerçekleri, kalenin içindeki müze alanında, kontrollü koşullarda sergileniyor. Kraliyet Sarayı'nın tavanında ise çok başarılı renkli replikaları var. Son olarak, Stirling Castle’da mutfak bölümü, kraliyet yaşamının en gerçekçi şekilde canlandırıldığı alanlardan biri. Gerçek boyutlu et hazırlayan aşçı, ekmek yoğuran yardımcı, ateş başında çalışan hizmetkâr heykelleri ve çeşit çeşit yiyecek replikaları sizi o dönemin mutfağındaki telaşenin içine sokuyor.

Kalenin surlarına çıktığınızda manzara nefes kesici. Forth Vadisi, sisli tepeler ve yeşilin her tonu… Karşıdaki tepenin üzerinde yükselen ve yandaki fotoğrafta görülen ince, gotik kule, National Wallace Monument—yani İskoçya’nın en güçlü direniş figürlerinden biri olan William Wallace’a adanmış anıt. 
Turumuzun son durağını da tamamladıktan sonra Edinburgh'a dönüş yolculuğumuza başlıyoruz.



21 Aralık 2025 Pazar

Edinburgh: 3.Gün

 

Edinburgh'e ilk gelişimizde vakit ayıramadığımız duraklardan biri Newtown. Adı yeni ama aslında tarihi oldukça eski. Bu yeni şehir, ızgara düzeninde planlanmış. Bir zamanlar yerleşim yeri olan bu bölge, şuanda dükkanlarla dolu. Alışveriş çılgınlığı yapacaksanız, Princes Street'ten Newtown'a uzanan kısım bunun için harika bir fırsat. Biz de boş kalan vaktimizi fırsat bilip belki de ilk defa turist olarak geldiğimiz bir ülkede alışveriş çılgınlığına giriştik. Tabii bunda Arda'nın yırtılmış ayakkabısının ve yamalı montunun da katkısı da büyüktü. 

Öğle yemeği randevumuz Johnnie Walker Rooftop restoranda. Gitmeden önce internet üzerinden yer ayırtmıştık ama biz gittiğimizde çok kalabalık değildi. Belki rezervasyonsuz da gitseniz yer bulabilirsiniz, yine de ben olsam işimi şansa bırakmazdım. Yandaki manzara eşliğinde lezzetli yemeklerimizin yanında viskimizi de yudumlamayı unutmadık tabii ki. Yemekler güzel ve doyurucuydu. Fiyatlar da normaldi. Türkiye'de olsak böyle bir yerde yemek yemek için bir servet bırakmamız gerekirdi herhalde. 

Burada otelimizden bir kere daha bahsetmeden geçemeyeceğim. Otel odasının kapısından çıktıktan sonra koridorda bizi yandaki kale manzarası karşılıyordu. Üstelik otelin konumu harika olduğu için gün içinde rahatlıkla otel odasına uğrayabildik. Kahvaltı ise gerçekten çok doyurucuydu. Dilerseniz açık büfeden dilerseniz alakarttan, hatta dilerseniz ikisinden birden faydalanabiliyorsunuz. Çok güzel egg benedict yapıyorlardı kesinlikle tavsiye ederim. Otelin adını tekrar yazıyorum: Apex City of Edinburgh. 
Öğleden sonraki durağımız National Gallery of Scotland. Birleşik Krallık'taki diğer müzeler gibi bu müzeye giriş de ücretsiz. Küçük ama içeride insanın ruhunu tatmin edecek eserler mevcut. 
Müzede beğendiğim eserlerden biri Titian'ın Venüs'ü. Bir diğeri ise John Singer Sargent'ın Lady Agnew of Lochnaw tablosu. Giderseniz bakalım sizin ilginizi hangi tablolar çekecek. Böylece Edinburgh'deki ikinci 3.günümüzü de tamamladık.



4 Ekim 2025 Cumartesi

Batı Highlands Gölleri, Dağları ve Kaleleri

 

Daha önce Edinburgh'ya geldiğimizde de Timberboush'un günübirlikte turlarına katılmış ve çok memnun kalmıştık. Bu sebeple, bu seferki gezimizde de yine gelmeden önce internetten iki tur satın aldık. Aslında Britanya adasının daha kuzeyine götüren 3 günlük turlar da vardı ama otelden valizlerle ayrılıp, üç günü yollarda geçirip tekrar otele giriş işlemleri ile uğraşmak istemedik. Üstelik tur şirketinin sayfasında arabada yer olmadığından bu turlar için yanınızda küçük bir valiz getirmeniz gerektiğini ve fazla bagajınızı ücreti karşılığı emanete verebileceğinizi yazıyordu. Belki başka bir sefere diyerek iki tane günübirlik tur almayı tercih ettik. Üstelik iki ayrı günübirlikte tur, iki günlük turla aynı paraya geliyordu (konaklama hariç), yani uzun tura katıldığınızda kar da etmiyorsunuz. Neyse konumuza dönersek, ilk seçtiğimiz tur Edinburgh'dan batı kıyısına uzananıyor. Bizi Highlands'ın batı kısmında büyüleyici bir yolculuğa çıkaracak. 
Edinburgh'nın batısında, ilk durağımız yukarıdaki fotoğrafta görülen Doune Kalesi. Tur sadece bizi kalenin önünde bırakıyor. İçeriyi gezmek ekstra ücrete tabi. Ekstra turda size sesli rehber veriyorlar. Bu ortaçağ kalesi, Game of Thrones, Outlander ve Monty Python ve Kutsal Kase gibi birçok farklı dizi ve filmde yer almış. Hatta tur rehberimizin anlattığına göre, Outlander dizisi çekilirken, figüran eksikliğinden dolayı, gelen turistlere belirli bir ücret karşılığı dizide oynamak ister misiniz diye soruyorlarmış. Ama biz gittiğimizde herhangi bir dizi çekilmiyordu. Yol boyunca, volkanik kayaların üzerinde yükselen tarihi ve heybetli Stirling Kalesi, Wallace Anıtı ve Kelpies'in yanından geçiyoruz ama oralar başka bir gün aldığımız turun durakları. Highlands'e doğru yola çıkıp, öğle yemeğini yol kenarında bir restoranda yedik. 
Öğle yemeğinden ardından, 18. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş, Loch Fyne kıyısındaki şirin küçük bir kasaba olan Inveraray'a gidiyoruz. Kasabayı keşfetmeden önceki durağımız yukarıdaki fotoğrafta görülen Inveraray Kalesi. Kale ve kasaba arası birbirine 10 dakika yürüme mesafesinde. Tur rehberimiz dileyenleri kalede bırakıp, kaleyi gezmek istemeyenleri direk kasabaya götürüyor. Bu kalenin girişi de ücrete tabii. Kalenin içinde Downton Abbey dizisinin iç mekan çekimleri yapılmış. Ama bu sefer kaleye dışardan bakıp, hediyelik eşya dükkanından birşeyler almakla yetiniyoruz. Daha sonra yeşillikler içinden yürüyerek kasabaya geçiyoruz. Hava yağışlı ve kapalı. 
Kasaba ve kale Loch Fyne'e bakıyor. Bu gölün denize bağlantısı olduğundan bir deniz gölü. O yüzden gölün kenarında bolca deniz yosunu var. Biraz dolaşsak da hava dışarıda çok uzun vakit geçiremeyecek kadar soğuk. Kasabanın içinde bir kafede oturup sıcak içeceklerimizi yudumluyoruz. Highlands ve bu bölge oldukça turistik olduğundan, öğle yemeğini yediğimiz mekan da içeceklerimizi yudumladığımız bu mekan da çok kalabalık. Boş masa bulmak zor. 
Şimdi dönüş yolculuğumuza başlıyoruz. Dönüş yolunda kısa bir süre Loch Lomond'da mola veriyoruz. Bütün bu tur ve duraklarda kalış süreleri yollardaki trafiğe bağlı. Bu turistik bölgede, gidiş-geliş olan yollarda bazen karşınıza trafik çıkabiliyor. Göl kıyısında durduğumuz güzel köyün adı Luss. Sokakları göle açılan bu şirin köy sizi adete bir masalın içinde hissettiriyor ve böylece bu güzel turumuz Edinburgh'da sonlanıyor.

14 Eylül 2025 Pazar

Yine yeni yeniden: Edinburgh

 

Geçen sene yaptığımız Edinburgh gezisini çok sevince (ailecek diyemeyeceğim çünkü Arda sürekli damıtımevi gezdiğimiz için bu geziden çok memnun kalmamıştı), vize almak da Avrupa'ya göre daha kolay olduğu için bu sene yeniden Edinburgh'ya gitmeye karar verdik. Bu kararımızdan memnun da kaldık (bu sefer hiç damıtımevi gezmediğimizden Arda da memnun kaldı). İlk gün hava çok güzeldi. Edinburgh'nın uçak saatine göre sabah orada oluyorsunuz. Bu yüzden yine gecenin bir yarısı Ankara'dan yola çıkmamız gerekti. Uçuşumuz İstanbul aktarmalı. Saat farkı giderken lehimize, gelirken alehimize işliyor. 

Bu sefer kaldığımız otel harikaydı. Fiyat, lokasyon, temizlik, personel ve kahvaltı açısından mükemmeldi. Otelin adı Apex City of Edinburgh, yolunuz düşerse aklınızda olsun, yeri Grass Market'ın dibindeydi. Bir yerlere gidip gelirken Victoria Street'i bol bol gördük. 

İlk gün hava harikaydı. Edinburgh'ya bu ikinci gelişimiz olduğundan hiç acele etmeden güzel havanın tadını çıkardık ve daha önce gitmeye fırsat bulamadığımız yerlere vakit ayırdık. İlk durağımız Princes Street Gardens. Araba yoluyla ikiye ayrılan bu park, şehrin merkezindeki vadide yer alıyor. Bu vadi eski şehirle yeni şehri birbirinden ayırıyor. Yeni şehir dediğime bakmayın inşa tarihi modern Ankara şehrinin kuruluş tarihinden eski. 

Parkın olduğu vadide eskiden bir göl varmış. Ne yazık ki bu göl, şehir atıkları sebebiyle kirlenince, kurutulmuş ve şimdi olduğu haline dönüştürülmüş. Islah edilen gölün bulunduğu vadiye ayrıca demir yolu döşenmiş ve tren garı yapılmış. 

Güzel havanın keyfini çıkarmak için Princes Street Gardens harika bir fikir. Biz de parkta piknik yapmaya karar verdik. Princes Street üzerindeki Tesco'dan sandviçlerimizi, içeceklerimizi ve meyvemizi alıp tekrar parkın yolunu tuttuk. Ama İskoçya'da şöyle bir laf var: Havayı beğenmiyorsan 5 dakika bekle :) Parka geri döndüğümüzde yağmur yağıyordu. Bir ağacın altına sığınıp sandviçlerimizi yedik. Pek de hayal ettiğimiz gibi bir piknik olmadı ama olsun. 

Otele geri dönüp hazırlanan odamıza yerleştik, uykusuz geçen geceden sonra akşam yemeğine kadar biraz dinlendik. 

Akşam yemeği daha önce de evlilik yıl dönümümüz için gittiğimiz Amber restoranda. Yine yılın aynı haftasına denk geldiğinden, bir kaç gün gecikmeyle evlilik yıl dönümümüzü burada kutladık. Daha önce Taste of Scotland menüsünü denemiştik. Benim için biraz fazla geldiğinden bu sefer menüden farklı bir şey denemek istedim. Eşim yine Taste of Scotland tercih etti ve menüyü değiştirdiklerini fark ettik. Bence bu sefer gelenler benim damak tadıma daha uygundu. Daha önce çocuk menüsünden Arda'ya seçtiğimiz yemek çok da iyi çıkmamıştı bu yüzden ona normal menüden bir şeyler seçtik ve memnun kaldık. 

24 Kasım 2024 Pazar

Glasgow

 

Edinburgh'den Glasgow'a trenle bir saatte ulaşmak mümkün, bu da günübirlik bir gezi için mükemmel bir fırsat sunuyor. Biz de sabah erken saatte kalkan bir trenle Glasgow'a gittik. Günübirlik bir gezi olduğundan ve Glasgow, Edinburgh gibi yürüyerek gezilecek kadar küçük olmadığından, şehri kısa sürede en iyi görme şansımız hop on hop off bus'lar. Bu tur otobüslerinin ilk durağı indiğimiz tren istasyonu. İkinci durağı ise, Glasgow'da görülmesi gereken yerler listesinde yer alan Glasgow Katedrali. İskoçya'nın orta çağ binalarından biri olan Glasgow Katedrali, İskoçya'da 1560'taki reformdan sağlam kalan tek katedral. Katedralin arkasında büyük ve eski bir mezarlık yer alıyor. Burası da yine görülmesi gereken yerler listesinde fakat biz şöyle bir bakıp, ihtiyaç molası verip bir sonraki tur otobüsünü beklemek üzere durağa gittik. Yaz tarifesinde tur otobüsleri yaklaşık 15 dakikada bir duraklardan geçiyor. 

 

Modern Sanat Galerisi'nin dışındaki Wellington Dükü heykelinin kafasında yerel mizah anlayışının bir göstergesi olarak bir trafik konisi var. Rehberin anlattığına göre ilk olarak 1980'lerde içkiyi fazla kaçıran gençler, tırmanması meşakkatli olan bu heykelin üstüne çıkıp kafasına bir trafik konisi koymuşlar. Yerel yönetim koniyi heykelin kafasından alsa da, bir şekilde koni geri dönmeye devam etmiş ve yerel yönetim en sonunda pes etmiş ve bu hali Glasgow'un simgelerinden biri haline gelmiş. Hatta pandemi sırasında heykelin yüzüne bir de maske eklemişler. 
Tur otobüsünün rotasını takip ederken, rehber, Riverside Müzesini çok övdü. Otobüsteki çoğunluk da bu müzede inince biz de onları takip ettik fakat müzede çok da ilginç bir şey yoktu. Haliç'teki Koç müzesinin çok küçük bir versiyonuna benziyordu. İlk planımız Kelvingrove Art Gallery and Museum'a gitmekti ama bu müzeyi gezince ona vakit kalmadı. 
Ama iyi yanı, bu müzede inince biraz geriye doğru yürüyüp önünden otobüsle geçtiğimiz Clyside Distillery'e girip birer viski içme fırsatımız oldu. Burada da her damıtımevinde olduğu gibi fabrika turları vardı ama bizim o kadar vaktimiz yoktu. 
Glasgow'da asıl vakit ayırmak istediğimiz yer Glasgow Bilim Müzesi. Burası çocukla seyahat ediyorsanız mutlaka görmeniz gereken bir yer. Daha önceki bilim müzelerinde de gördüğümüz şeyler ve hatta daha fazlası var. Önceden bilet almanızı öneririm çünkü sabah bütün seansları okul gezilerine ayırmışlardı ve o kalabalıkta gezmek mümkün değildi. Biz bileti tam okul gezilerinin bitiş saatine aldık ve sakin bir şekilde gezme fırsatını bulduk. Bu müzenin içinde "nasıl olur?" temalı bir çok sergi var. Camera obscura'da gördüğümüz gibi illüzyonlar da mevcut. Bir de planetaryum var ki çok güzel. Onun için ayrıca bilet almanız gerekiyor ama mutlaka tavsiye ederim. 
Buradan tekrar tur otobüsüne binip tura devam ediyoruz. Bir sonra ineceğimiz lokasyon daha önce de söylediğim Kelvingrove Art Gallery and Museum. Fakat müzenin kapanış saati geldiğinden binayı dışarıdan gezebiliyoruz ancak. Buranın hemen yakınında yürüme mesafesinde Glasgow Üniversitesi var. Oraya da şöyle uzaktan bir bakıp, tur otobüsü durağına geçiyoruz. Saat geç olduğundan tur otobüslerinin duraklardan geçiş saatleri de seyrekleşti. Hatta bir ara acaba son otobüsü kaçırdık mı diye bile düşündük. 
Aklınızda bulunsun beş buçuktan sonra artık otobüsler sona eriyor. Bulunduğunuz durağa göre bu saat daha erken de olabilir. Otobüs gelince içimiz rahatlayıp tekrar binip ilk durağımız olan George Square'de iniyoruz. Biraz o civarda yürüyerek gezip mağazalara baktıktan sonra karnımız acıkıyor. 
Edinburgh'e dönüp orda mı yesek yoksa Glasgow'da mı, hangi restoranda yesek derken saat yine ilerliyor ve karnımız bize artık daha fazla bekleyemeyeceğimizi haber veriyor. İspanyol restoranında tapas mı, İtalyan mı yoksa Yunan mı derken, Yunan restoranında karar kılıyoruz ve iyi de yapıyoruz. Tren istasyonunun hemen dibindeki Yunan restoranının adı Elia Greek Restaurant. Porsiyonlar büyük, yemek siparişini ona göre vermek gerekiyor. Türk damak tadına çok benziyor, adı size oldukça tanıdık gelen yemekler var. Meze de söyleyebiliyorsunuz. Glasgow'da tren istasyonu yakını bir yerlerle yemek yiyecekseniz, tavsiye ederim.
Vee böylece İskoçya ve Edinburgh turumuzun sonuna geliyoruz. Glasgow'dan sonraki gün yolculuk eve. En sevmediğimiz yanı tabii ki İstanbul aktarmalı olması. Bunun İskoçya'ya olan son seyahatimiz olmadığının farkındayız, daha görülecek çok şey var...





10 Kasım 2024 Pazar

Rosslyn Chapel, Scottish Borders & Glenkinchie Distillery

 

Timberbush'tan ikinci katıldığımız tur ise Rosslyn Chapel, Scottish Borders & Glenkinchie Distillery. Edinburgh'dan kalkan bu günübirlik tur için sabah yine sekiz buçukta aynı yerde otobüsümüzü beklemeye koyulduk. Bu tur da diğeri gibi haftanın sadece belirli günleri düzenleniyor. Gitmeden önce internetten turu satın almanızı tavsiye ederim. Bu tur, Da Vinci'nin Şifresi filminin sonunda yer alan Rosslyn Şapeli'ni, büyüleyici Melrose kasabasını ve Johnnie Walker'ın Lowlands'deki evi olan tarihi Glenkinchie İçki Fabrikası'nı içeriyor. Ama bu durakların yanı sıra yol boyunca İskoçya sınırı boyunca harika manzaralar size eşlik ediyor. 

"Taş Kütüphane" olarak bilinen Rosslyn Şapeli, her biri kendi hikayesini anlatan binlerce karmaşık oymayla süslenmiş. "Da Vinci Şifresi" ile ünlü olan şapeli gezerken rehber uyarıyor: "Filmdeki gizli bölmeyi aramayın çünkü yok. Filmin o kısmını başka bir yerde çektiler." Kilisenin tarihini anlatan yerel rehberin giriş cümlesi çok anlamlı: "Buraya ister filmde gördüğünüz için, ister dini sebeplerle, isterseniz de tarihi bir yapıyı görmek isteyen bir turist olarak gelin. Her ne sebeple geldiyseniz ne iyi ettiniz de geldiniz, hoş geldiniz." Yokluklarla dolu bir hikayesi olan şapel, küçük ama etkileyici. 
Rosslyn kasabasından sonra inişli çıkışlı tepeleri, yemyeşil vadileri ve zengin mirasıyla ünlü bir bölge olan pitoresk İskoç Sınırına doğru yola çıkıyoruz. Varış noktamız Rugby'nin doğduğu yer olan ve antik Melrose Manastırı'na ev sahipliği yapan Melrose kasabası. MS 660 yılında kurulan bu tarihi alanın içinde, İskoçya'nın ünlü kralı Robert the Bruce'un kalbi yer alıyor. Manastırı keşfetmek ve bu şirin kasabada yerel kültür ve tarihin tadını çıkararak öğle yemeğinin yemek için zamanımız olacak.
Eildon Tepeleri'nin ve çevredeki nefes kesen manzaralar eşliğinde yolculuğumuza devam ettik. Aynı zamanda şoförümüz olan rehberimiz, Sezen Cumhur Önal gibi önce gördüğümüz manzara, İskoç tarihi, kültürü ve tüm bunlarla alakalı olarak dinleyeceğimiz şarkı hakkında bilgi verip sonra şarkıyı dinletiyordu. Şarkı bitince aynı sunumla sonraki şarkıya geçiyordu. İskoç sınırı yumuşak iniş çıkışlı tepeleri ile ünlüymüş. Rehberimiz bu tepelerle ilgili bir şarkı çalmadan da edemedi tabii ki. Eildon Tepeleri adını ilham almak için burayı sık sık ziyaret ettiği söylenen ünlü İskoç romancı ve şair Sir Walter Scott'tan alıyormuş. Dolambaçlı Tweed Nehri'ni takip ederek Edinburgh'a dönmeden önceki, son durağımız olan Glenkinchie Distillery'e varıyoruz.

Lowlands'de kalan son içki fabrikalarından biri olan Glenkinchie Distillery, Johnnie Walker'ın Lowland'deki evi. Burada, geleneksel viski yapımı sanatı hakkında bilgi edinmek ve Glenkinchie'nin en iyi maltlarından bazılarının tadımı için yine ekstra olan tura katılmalısınız.  
Viski yapımı daha önceki yazımda da söylediğim gibi aslında çok basit. Sadece 3 bileşene ihtiyacınız var: arpa, su ve maya. Proses ilk malzeme olan arpa ile başlıyor. Fakat arpayı maltlamanız gerekiyor. Maltlama prosesi de kendi içinde üçe ayrılıyor: ıslatmak (steeping), çimlendirme (germination) ve fırınlamak (kilning). Arpalar ıslatılarak filizlendiriliyor ki sert kabuğun içindeki kompleks karbonhidrat ortaya çıksın. Daha sonra belirli periyotlarla tahta küreklerle karıştırılarak çimlendiriliyor. Son olarak, fırınlanıyor. Bu prosesten çıkan arpalara maltlanmış arpa (malted barley) deniyor. Maltlanmış arpa öğütülüyor. 
Bu kısımda komik bir hikaye var. Yandaki fotoğrafta gördüğünüz ve Glenkinchie damıtımevinde de olan değirmen Porteus marka. Bu marka çok sağlam olması ile ünlü. Firmanın yaptığı değirmenler o kadar sağlammış ki bozulmadan 100-150 yıl çalışabilmiş. İhtiyaç azalınca firma da tabii ki bir süre sonra batmış. 
Bir sonraki aşamada ikinci bileşen de devreye giriyor: Su. Meyşeleme (mashing) aşamasında amaç şekerli bir sıvı elde etmek. Bu aşamada arpanın içindeki nişasta şekere dönüşüyor. Bu proses sonunda elde edilen sıvının adı: wort. 
Bir sonraki aşama fermentasyon. Üçüncü bileşenimiz olan maya da işte burada işin içine giriyor. Wort, washbacklere alınarak maya ile buluşturuluyor. Maya şekerli sıvının içindeki bütün şekeri bitirip alkole dönüştürene kadar fermantasyon işlemi devam ediyor. Bu proses sonunda elde edilen sıvının adı: wash.
Bir sonraki aşama distilasyon. Burada bakır imbikler ve onların her damıtınevine göre değişen şekilleri devreye giriyor. Aslında bu aşamaya kadar yapım süreci birayla neredeyse aynı. Hatta wash, kötü ve alkolü fazla bira olarak adlandırılıyor. Bu aşamada wash, önce wash still, daha sonra spirit still'de damıtılır. Bu damıtımdan üç bölüm çıkar: baş, göbek ve kuyruk. İşte göbek rakısı benzer damıtma süreçlerinde göbek kısmından yapılan rakıya deniyor. Daha önce Hollyrood Distillery'de aldığımız New Make de bu kısımdan yapılıyor. 
Ve son aşama, olgunlaştırma. İşte ne oluyorsa bu aşamada oluyor. Bir önceki aşamadan damıtılarak gelen sıvı, alkol oranı yüksek olduğundan tekrar su ile seyreltiliyor. Sonra da fıçılara dolduruluyor. Bourbon viskiler yasalara göre sadece bir fıçıyı bir kez kullanılarak üretiliyormuş. E nolsun bir kez kullanılan fıçılar? Tabii ki geri dönüşüm. Fıçılar sökülerek gemilerle Avrupa'ya getirilip burada yeniden fıçı haline getiriliyor ve içine olgunlaşmak üzere İskoç viskisi konuluyor. Yada daha önce Jerez'de gördüğümüz Şeri fıçıları da bu iş için kullanılabiliyormuş. Şeri fıçılarında olgunlaştırılan viskiler daha meyvemsi tatlara sahip oluyorlarmış. Fıçılardan çıkan şeye viski denmesi için fıçıda 3 yıl 1 gün beklemiş olması gerekiyormuş. Ama daha uzun da bekleyebilir tabii ki. Peki daha uzun beklerse ne olur? Meleklerin Payı. Fıçının içindeki sıvı her sene biraz daha buharlaşarak fıçının içindeki hacmin azalmasına sebep olur, yani fıçıdan çıkan viski miktarı siz bekledikçe azalır. Bu da maliyet artışı olduğundan, daha fazla olgunlaşmış viskiler daha pahalı oluyor. Single malt viski isterseniz işiniz tamam ama blended viski peşindeyseniz, farklı maltlardan elde edilen viskileri "belirli" oranlarda karıştırarak blended viski elde edebilirsiniz. 
Turumuz bizi akşam beş buçuk gibi aldığı yere geri bırakıyor. Viskiye meraklıysanız ve İskoç sınırlarında bir gezinti ilginizi çekiyorsa, bu turu tavsiye ederim...


26 Ekim 2024 Cumartesi

The Ultimate Whiskey Experience

 

İskoçya'ya gitmeden önce The Ultimate Whiskey Experience turunu Timberbush turun internet sayfasından satın alabilirsiniz. Bu, Edinburgh'dan kalkan günübirlikte bir tur. Sabaha 8:45'te başlayan tur, aynı yerde 18:30'da bitiyor. Kişi başı £58, çocuklar için daha düşük bir ücret alıyorlar. Eğer çocukla seyahat ediyorsanız turların çocuk kabul edip etmediğine dikkat etmeniz gerekiyor. Viski tadımlı turların bazıları çocuk turist kabul etmiyor. Bu tur her gün yok, bizim gittiğimiz dönemde haftada iki kere yapılıyordu. Bu sebeple, gitmeden önce turların günlerini ve diğer ziyaret etmek istediğiniz yerleri düzgün bir şekilde planlamalısınız. 

2 damıtımevi ziyaretini içeren bu gezi, öğle molasını Aberfeldy yakınlarında bir kasabada veriyor. İlk durağımız Dewar's Aberfeldy Distillery. Dewar'ın dünyaca ünlü Highland Single Malt Aberfeldy viskisi, 1898'den beri Aberfeldy Distillery'de üretiliyor. 
Burada kişi başı 22,95 £ karşılığında Viski ve Çikolata tadım turu için 2 saat harcıyoruz. Bu tur isteğe bağlı ve ilk başta ödediğimiz ücrete dahil değil. Dewar's Aberfeldy Distillery turu sonrası yemek için Aberfeldy kasabasına geçiyoruz. Turumuz Glenturret Distillery'e doğru devam ediyor.
Viski yapımında kullanılan en değerli şey su. Bu sebeple, bütün damıtımevleri temiz bir su kaynağı yakınına kurulmuş. Zaten adı da İskoçya lehçelerinde "yaşam suyu" anlamına gelen "uisge beatha"dan geliyor. Glenturret da Turret nehri kenarında kurulmuş ve İskoçya'nın en eski damıtımevlerinden biri. İskoçya'da kalan tek elle çalışan mash tun burada. Mash tun, bira ve viski üretiminin mashing aşamasında kullanılan büyük bir tekne aslında. Temel olarak maltlı arpayı haşlamak için tasarlanmış büyük bir tencere görevi görür ve 'şıra' olarak bilinen tatlı bir sıvı oluşturur. Tahıllar sıcak suya batırılır ve enzimlerin tahıldaki nişastayı daha basit şekerlere parçaladığı bir süreç başlatılır. 
Bu şekerler, fermantasyon aşamasında maya için hayati enerji kaynağı haline gelir ve sonuçta alkol içeriği sağlanır. Glenturret damıtımevindeki tur da yine ekstra ve kişi başı 15 pound. Forth Bridge'den geçerek ve geçerken fotoğraf molası vererek Edinburgh'a dönüyoruz. Tur toplam 9 saat 45 dakika sürüyor ve 270 km'lik bir mesafe içeriyor. 16-19 kişilik küçük bir grupla yapılıyor. Tur şoförü aynı zamanda ekstra turlar haricindeki rehberliği de yapıyor. Yol boyunca konuşup, eğlenceli bir şekilde geçtiğiniz bölgelerin tarihinden bahsediyor. Bu tura 4 yaşından büyük çocukları kabul ediyorlar. İyi gezmeler...




19 Ekim 2024 Cumartesi

Edinburgh 3.Gün


Edinburgh'deki üçüncü günümüzde Royal Mile'ın bu sefer diğer tarafına doğru yürüyoruz. Daha önce söylediğim gibi bu yolun bir ucunda Edinburgh kalesi, diğer ucunda kraliyetin İskoçya'daki ikametgahı Holyrood Sarayı var. Bizim de bugünkü ilk durağımız Holyrood Sarayı. Bu yol üzerinde turistlerin ilgisini çekecek bir sürü yer var. Örneğin yandaki fotoğrafta görülen saat kulesiyle dikkat çeken yapı, Cannongate Tolbooth. Tarihi 1591 yılına uzanan binanın içinde, People's Story yer alıyor. Biz içine girmedik ama bu müzede, 18.yy'dan günümüze röprodüksiyonlarla kent sakinlerinin tarihini anlatan günlük yaşam betimlenmiş. 

Yine bu yol üzerinde yer alan Cannongate Kirk, 1688 yılında inşa edilmiş. Bu klisenin Calton Hill manzaralı mezarlığında Adam Smith gibi pek çok ünlü kişinin mezarı bulunuyor. 
Üçüncü gün planımız yandaki gibi. 5 ile gösterilen ve aynı zamanda 1 numaralı yer kaldığımız otel. 2 numara ile gösterilen yer ise Holyrood Sarayı. 3 numaralı yer bu gezimizde uğrayacağımız ilk distillery yani damıtımevi olan Holyrood Disrillery. 4 numara ile gösterilen yer ise gün batımını izlemek için sona bıraktığımız Calton Hill.
Royal Mile'ın sonunda Holyrood Sarayı'nın sizi ilk karşılayan yapısı daha önce Queen's Gallery olan şimdiki adıyla King's Gallery. Biz buranın içine girmedik, burada Kraliyet Koleksiyonu'ndan eski tablolar, nadir mobilyalar, dekoratif sanatlar ve geniş fotoğraf koleksiyonundan görsellerin yer aldığı değişen sergiler yer alıyor.
Holyrood sarayının içini gezmek için diğer yerler gibi önceden bilet almanıza gerek yok çünkü fazla kalabalık değil. Giriş ücretine audioguide da dahil. Elinize verdikleri audioguide cihazında çocuklar için ayrı hazırlanmış, görseller ve bulmacalarla desteklenen ayrı bir menü mevcut.
Ana girişten sonra sarayın içinde sizi geniş bir avlu karşılıyor. Bu saray hala aktif olarak çeşitli etkinlikler için kullanılıyor. Hatta biz gittikten bir hafta sonra yapılacak kralın da katılacağı bir garden partinin hazırlıkları sürüyordu. Sarayda, İskoçya kraliçesi Mary'nin odaları olduğu gibi korunmuş. Dar, dik ve dolambaçlı bir merdivenle ulaşılan sarayın en eski bölümlerinden biri de Mary ve ikinci kocası Lord Darnley'nin yatak odası. Bu odanın hemen yanında Mary'nin özel sekreteri David Rizzio'nun öldürülmesine tanık olduğu küçük Akşam Yemeği Odası yer alıyor. Kıskanç kocası Lord Darnley ve bir grup güçlü İskoç lordu tarafından öldürülen Rizzio'nun vücudundaki kan lekelerinin, herkesin görmesi için bırakıldığı Dış Oda'da hala görülebildiği iddia ediliyor. 
Sarayın içini gezmeyi bitirdiğinizde sizi şaşırtıcı bir şekilde Holyrood Abbey'nin harabeleri karşılıyor. 1128 yılında Kral I. David'in, Arthur's Seat'in eteklerindeki ormanda avlanırken, bir geyiğin boynuzları arasında kutsal haç (yani holyrood) görmesiyle, bu bölgeye Kutsal Ruh'a adanmış yeni bir dini yapı inşa edilmesine karar veriliyor. Holyrood Manastırı'nda restorasyon çalışmaları devam etse de hala ziyaretçilerin erişimine açık. Manastırın ayakta kalan çatısız nefi, Romanesk kemerleri, Gotik pencereleri ve tonozlu tavanı, bir zamanlar muhteşem olan bu binanın ihtişamını hayal etmemize yardımcı oluyor. Gezi bittiğinde çıkış kapısına doğru giderken sarayın bakımlı bahçelerine hayran olmamak elde değil. 
Sarayın güneyinde, Arthur's Seat olarak bilinen volkanik tepenin de bulunduğu Holyrood Park yer alıyor. Arthur's Seat'in en tepesine çıkıp inmek yürüyüş temponuza göre bir iki saat arası sürüyormuş ama biz o çabayı göze alamadık. Holyrood Park'ın kenarından yürüyerek bugünkü ikinci durağımız olan Holyrood Distillery'e doğru ilerledik. Parkın kenarında durup sandviçlerimizi yiyerek öğle yemeği molası vermeyi de ihmal etmedik. 
Holyrood Distillery, oldukça küçük bir damıtımevi ve Edinburgh içinde görebileceğiniz tek damıtımevi. Gitmeden önce internetten belirli saatlerde düzenlenen rehberli tur satın alabilirsiniz. Biz öyle yaptık. Bu damıtımevi aslında daha önce tren istasyonu olan bir yapının içine kurulmuş. Tarihi yapının içine duvarlara zarar vermeden sığabilmek için de imbiklere kendine özel bir şekil vermek zorunda kalmışlar. Edinburgh çok eskiden hava kirliliğinin yoğun olduğu ve içinde birçok damıtımevi bulunan bir şehirmiş. Kraliçe Viktorya, damtımevlerini ve çevre kirliliğini azaltmak için zekice bir yöntem bulmuş; vergileri artırmak. Artan maliyetler karşısında şehir içindeki damıtımevleri bir bir kapanmaya başlamış. Yıllar sonra şehrin içinde açılan tek damıtımevi de bu sebeple Holyrood Distillery. Fakat onların da karşısına büyük bir engel çıkmış; pandemi. 2019 yılında kurulan damıtımevi, üretime geçmeye fırsat bulamadan pandemi ile yüzleşmek zorunda kalmış. İskoçya gezisi boyunca gezdiğimiz bütün damıtımevlerinden anladığım aslında viski yapımı çok zor bir şey değil, püf noktalarını bilirsen tabii ve asıl iş fıçılarda oluyor. Bir içkiye viski denebilmesi için fıçıda 3 yıl 1 gün vakit geçirmesi gerekiyor. Haliyle, bu damıtımevi ilk ürününü 2023 yılında ortaya çıkarmış ve ilk mahsul şişeler hemen tükenmiş. İkinci mahsul de çıkmıştı, fakat henüz yeni bir damıtımevi olduğundan satınalmaya değecek kadar güzel değildi. Onun yerine newmake denilen aslında olmamış viski de denebilecek küçük şişelerde satılan ürünlerinden aldık. Çikolata aromalı gibi olan kavrulmuş buğdaydan yapılan newmake güzel olsa da diğer aldığımız şişeleri çok beğenmedik. Hala evde duruyorlar. Bu damıtımevinin çok hoş bir kafesi var. Bu kafede farklı viskileri deneyip, bir şeyler atıştırabiliyorsunuz. Hatta ortadaki kutu oyunlarından oynayıp eğlenceli vakit geçirebiliyorsunuz.
Ve bugünkü son durağımız Calton Hill. Çok tepede gibi görünse de çıkması o kadar da yorucu değil. Bu tepedeki anıtlar sebebiyle, Edinburgh'ya "Kuzeyin Atina'sı" denmesine yol açmış. Tepenin üstünde yer alan yapılardan biri City Observatory. Hemen yanında 30 m yüksekliğinde Nelson Monument yer alıyor. Calton Hill üzerindeki en ilgi çekici yapı ise National Monument. Dor düzenindeki sütunlarla devasa bir Yunan tapınağını andıran anıt, uzaktan bakıldığında 12 sütundan oluşan tek bir ön cepheye sahipmiş gibi görünüoyr ama bu aslında yarım kalmış bir yapı. Sanki yıllar içinde yıkılmış gibi görünen bu anıt aslında 1820'lerde planlanmış ve finansman bitince yarım kalmış. 
Tepeden inince bizi ilk gün gittiğimiz Princes Street karşılıyor. Bu cadde üzerinde yer alan, çiçek tarhlarının üzerinde yükselen yandaki Neo-Gotik yapı, Scott Monument. 61 metre yüksekliğindeki bu anıt, romancı Sir Walter Scott anısına yapılmış.
Böylece üçüncü günün sonuna geldik. Edinburgh'daki dördüncü günümüzü şehrin biraz daha dışındaki yerlerde geçireceğiz...