balkanlar turu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
balkanlar turu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2015 Cumartesi

Üsküp

Balkanlardaki son durağımız Makedonya'nın başkenti Üsküp. Artık Üsküp deyince aklıma heykeller şehri geliyor çünkü şehrin yer yanında çeşit çeşit büyüklükte heykeller var ve hepsi de yeni yapılmış. Hatta bazıları hala yapım aşamasında. Rehberimizin anlattığına göre Yugoslavya'dan ayrıldıktan sonra Makedonlar bir millet bilinci oluşturmaya başlamış. Bu sebeple, tarih sayfasında yerini almış bütün ünlü Makedonların heykelleriyle süslemeye başlamışlar şehri. Şehre hergün yeni bir heykel yapılıyormuş.
Bizi tur boyunca 1000 km gezdiren şöförümüz de Üsküp'te yaşıyor. Rehber yeni gördüğü ve tanıdığı birine benzetemediği bir heykeli ona sordu. Üsküplüler artık o kadar duyarsızlaşmışlar ki bu heykel işine, söförümüz "valla onu ben de bilmiyorum", diye cevap verdi. Tabi en çok heykeli olan kişi tabiiki tarihteki en ünlü Makedon olan Büyük İskender. Gerçi bu konuda Yunanlılarla kavgalılarmış. Yunanlılar İskender'in Yunan olduğunu söylerken, Makedonlar da Makedon olduğunu iddia ediyorlarmış. Yukarıdaki resimde de görülen Üsküp meydanındaki "Büyük İskender" heykelinin adı, Yunanlıların zoruyla "Atlı Savaşçı" olarak değiştirilmiş. Bu meydana çıkan caddede ayrıca İskender'in babası ve annesine ait iki ayrı kaide var. Babasına ait kaidenin üst kısmında babasının heykeli, alt kısmında ise babasıyla birlikte İskender'i tasvir eden görece daha küçük heykeller bulunuyor.
Biz Üsküp'ü ziyaret ettiğimizde (yıl 2013) annesine ait kaidede sadece alt kısımdaki heykeller mevcuttu. Üst kısma da babasınınki gibi devasa bi anne heykeli yapılacağından bahsettti bizim rehber. Annesinin İskerderle birlikte tasvir edildiği heykeller bana biraz komik geldi açıkçası. Kadının İskender'e hamileyken, bebek yaştaki İskender'i emzirirken, kucağında oynarken betimlendiği tuhaf tuhaf heykelleri var.
Heykellerin yoğun olarak bulunduğu bölüm, Vardar Nehri kıyısı ve şehir merkezini Türk çarşına bağlayan, Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan, tarihi Taşköprü. Bu civarda 20'den fazla gelişi güzel yerleştirilmiş heykel var. Bu heykeller birbirlerinden o kadar alakasız ki, herbiri kendi havasında takılıyor, birbirleriyle hiçbir uyumları yok. Son olarak fotoğrafını koyacağım heykel, Kiril alfabesinin yaratıcıları olarak bilinen Kiril ve Metodius.
Sonunda asıl anlatmak istediğim yere geldik: Türk çarşısı. Türk kısmının durumu gerçekten içler acısı çünkü Makedonya hükümeti buraya hiç yatırım yapmıyormuş, kendi haline bırakmış. Kaldırımlar kırık dökük, sokaklar bakımsız. İnsanın içi acıyor. Biz gezerken turist olduğumuzu fark eden Üsküplü iki Türk genç kızın aralarındaki konuşması ise durumu özetliyor: "Ne işi var bu insanların burada. Biz burdan kaçmaya çalışıyoruz, onlar da buraya geliyor.".
Üsküp'te iki günümüz vardı. İlk gün şöyle kısa bir tur atıp otele dönmek üzere otobüsle buluşacağımız yere doğru ilerleken Rahibe Teresa'nın evini gördük. Rahibe Terasa mı, ne alaka?? dediğinizi duyar gibiyim. Rahibe Teresa Hindistan'da değil miydi, evinin Üsküp'te ne işi var? Bu sorular bizim de aklımızı kurcaladı. Neyse ki rehberimiz bize durumu hemen açıkladı. Rahibe Teresa aslen Üsküplüymüş ve misyoner olarak Hindistan'a gitmiş.  Ertesi gün tekrar gelip doğduğu evin içini de gezdik tabii.
Buluşma noktamız, üzerinde Üsküp'te 1963'te yaşanan depremin saatini gösteren bir duvar saati bulunan ve şimdi müze olarak işlev gören eski tren garı. Bu yıkık duvar depremin anısına bu şekilde bırakılmış.
Otele döndüğümüzde gördük ki otel odamızın içinde rahatlıkla at koşturulabilirdi :) Burdan ETS tura bir kez daha teşekkürlerimizi sunuyoruz. Ayrıca tepedeki ışıklı haç manzaralıydı. İlk fotoğrafta da görülen devasa haç, uzun cami minarelerine inat olsun diye 2002 yılında dikilmiş.
Akşam ETS tur bizi yemek için çok güzel bir restoranta götürdü (her tur şirketi bu tarz güzel organizasyonlar yapmıyormuş, turla gitmek isterseniz iyi araştırın derim, bilginize). Tesadüf o ki o akşam o restorantta (yandaki fotoğrafta da görebileceğiniz gibi) bir balkan düğünü vardı. Gerçekten çok eğlenceli bir akşam geçirdik. Yemekler ve müzik çok güzeldi.
Ertesi gün Üsküp'ü gezmeye kaldığımız yerden devam ettik. Otobüs bizi Üsküp kalesinin yakınında bıraktı ve biz oradan kendi yolumuzu bularak Üsküp'ü gezmeye başladık. İlk durağımız Aziz Saviour Kilisesiydi. Bu kilise Osmanlı zamanında yerin 2 metre altına gömülmüş çünkü o zamanlar camilerden daha yüksekte bir kilise istenmiyormuş. Kilisenin içinde çok güzel ahşap işçiliğe sahip bir altar var. Tavandaki İsa resmi ne tarafa gitseniz size bakıyormuş gibi görünüyor.
Daha sonra Türk Çarşısının içinden ve Davutpaşa Hamamının yanından geçerek kendimizi Üsküp sokaklarına saldık.
Taşköprünün hemen yanındaki Arkeoloji müzesi (bkz. yandaki fotoğraf) biz oradayken henüz hala yapım aşamasındaydı ve açılmamıştı.
Biz taşköprünün üstünden geçerek Büyük İskender heykelinin olduğu Makedonya Meydanına çıktık ve daha önce bahsettiğim gibi Rahibe Teresa'nın evinin içini gezdik.
Suluhan'da yemek molası verdik. Söylemeyi unuttum sanırım. Biz Balkanlar turuna çıktığımız gün İstanbul'da gezi olayları patlak verdi. Balkanlarda geçirdiğimiz her akşam otele döndüğümüzde yaptığımız ilk iş televizyonu açıp CNN izlemek oluyordu. Sonradan öğrendikki zaten Türkiye'dekiler de CNN izliyorlarmış çünkü bizim kanallar doğru düzgün göstermiyormuş olayları. Dünyanın her yanından olduğu gibi Üsküp'ten de Taksim'deki direnişe destek verenler vardı.
Balkanlar turumuz Üsküp'te sona erdi. Bir sonraki durağımız Midilli adası :))

16 Ağustos 2015 Pazar

Kalkandelen

Alaca Camii, Kalkandelen'e uğrama sebebimiz. 1438 yılında iki kız kardeşin mali desteğiyle İshak Bey'e yaptırılmış. Alaca Camii'nde seramik süslemeler yerine çiçek desenleri kullanılmış. Bunda camiinin yapımını sağlayan iki bayanın katkıları olduğunu düşünüyorum. Dikdörtgen kesitli camideki boya düzenini sağlamak için 30000'den fazla yumurta kullanılmış. Ayrıca, camiinin avlusunda camiyi yaptıran iki kız kardeş Hurşide ve Mensure hanımların türbeleri var.

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Resneli Niyazi ve Resne

Ohrid'den son durağımız olan Üsküp'e doğru giderken yolda Resneli Niyazi'nin konağını görmek için Resne'ye uğradık. Niyazi Bey 1873 yılında Makedonya sınırları içerisinde kalan Manastır yakınlarındaki Resne kasabasında yandaki fotoğrafta görülen konakta doğmuş. İttihak ve Terakki'nin önde gelen isimlerindenmiş.
Paris'teki Versay sarayını bir kartpostalda görmüş ve çok beğenmiş. Bunun üzerine memleketinde bu sarayın aynısını yaptırmaya karar vermiş. Ne yazıkki sarayını (ya da konak demeliyim çünkü yaptırdığı konağın Versay sarayıyla pek bir alakası yok :) göremeden ölmüş. Resneli Niyazi'nin ölümü de ayrı bir hikaye çünkü kendi koruması tarafından öldürülmüş. Bir rivayete göre sivri bir kişilik olduğundan İttihak ve Terakki tarafından öldürtülmüş. Bu sebeple, "Ne şehit oldu, ne gazi, b.k yoluna gitti bizim Niyazi" lafı Resneli Niyazi içi söylenmiştir.
Resneli Niyazi'nin dilimize kazandırdığı bir başka deyim ise "geyik muhabbeti". Niyazi Bey yavru bir geyiği evcilleştirmiş ve yanından hiç ayırmazmış. Bu geyik çok ünlü olmuş. O dönemler II.Meşrutiyetin ilan edildiği ve siyaset ortamının karışık olduğu dönemler ve şimdiki gibi gazeteler üzerinde yoğun bir baskı var. Gazeteler günün siyasi olaylarından bahsedemediğinden hergün Niyazi Bey'in geyiğini haber yapıyorlarmış. Halk da bunun üzerine şöyle demiş: "Bırakın bu geyik muhabbetini da gerçek haberlerden bahsedin."

19 Nisan 2015 Pazar

Ohrid

Bir kısmı Arnavutluk, diğer bir kısmı ise Makedonya içinde kalan Ohrid Gölü gerçekten görülmeye değer bir yer. Bu göl UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alıyor. Gölün kenarına kurulmuş 3 şehir var. İkisi Makedonya sınırları içerisindeki Ohrid ve Struga, diğeri Arnavutluk sınırı içerisindeki Pogradec. Biz gezimize Ohrid gölünün Kara Drin nehrine boşaltıdığı yere kurulmuş olan Struga şehriyle başladık.
Kısa bir fotoğraf molasının ardından 2 gece konaklayacağımız otele, oradan da akşam yemeği yiyeceğimiz restorana gittik. Restoranda bizi bir süpriz bekliyordu: Balkan müzikleri eşliğinde dans eden bir folklör grubu. Güzel geçen gecenin sonunda balkan ezgileriyle dans ederken bulduk kendimizi. Ertesi gün yoğun bir program bizi beklediğinden çok geç olmadan otelimize döndük.
ETS Tur yine bize kıyak geçmiş, diğer kaldığımız otellerde olduğu gibi bize yine manzaralı oda vermiş. Sabah muhteşem bir göl manzarasıyla uyandık.
O sabah kendi rehberimizin yanında bize Ohrid'den yerel bir rehber eşlik etti. Adı Cingiz. Savaş zamanında göç etmeyip burada kalan Türklerden. Çok tatlı bir Türkçesi var. Konuşmasını anlamaktan zorlandığımızda, "Bizim evde konuşulan Türkçeyle konuşsam hiçbirşey anlamazsınız, asıl Türkçe bizim konuştuğumuz" dedi.
Bir önceki gün Ohrid gölünün döküldüğü yeri görmüştük. O sabahki ilk durağımız ise Ohrid gölünün doğduğu yerdi. Manzara o kadar güzel, su o kadar durgundu ki insan burada hiçbirşey yapmadan saatlerce durabilir.
Ohrid'nin kaynağının olduğu yerde St.Naum manastırı var. St Naum, Kiril alfabesinin yaratıcılarından biri olarak tanınıyor. Manastırın içinde o kadar çok tavuskuşu vardı ki Seville'de başlayan tavuskuşu korkum yine alevlendi. Ohrid Gölü yılanbalıklarıyla ünlü. Gölde çifleşen yılan balıkları buradan tam Meksika körfezine kadar gidip yumurtalarını orada bırakıyorlarmış. Fakat Ohrid'e geri dönmeye ömürleri yetmiyormuş.
Yumurtadan çıkan yavrular ise bir şekilde Ohrid gölünün yolunu bulup çiftleşmek için yine buraya dönüyorlarmış. İkinci durağımız Ohrid çarşısı. Ohrid aynı zamanda incisi ile ünlü. Yalnız buradaki inci öyle midyeden çıkmıyor. Ohrid'de yetiştirilen bir balığın pulları toz haline getirilip sıkıştırılarak yapılıyormuş.
Yandaki fotoğrafı görüp de burası Safranbolu mu diye aldanmayın. Burası hala Ohrid. Şehir içerisinde biraz yürüyüşe çıktık ve kaleye uzaktan bir selam çaktık, antik tiyatroyu gördük. Daha sonra tekne turuna geçtik.
Balkan müzikleri eşliğinde çok güzel bir göl turu yaptık. Tito'nun yazlığını gördük. Hava sıcaktı ve su çok durgundu. İçimizen gölün serin sularına atlamak geldi ama hazırlıklı gelmemiştik. Tekne turu sonrasında meşhur Ohrid balığında yemek için bir retorana oturduk. Otele dönünce mayolarımızı giyip göl kenarına indik. Fakat öğlen güneşi gimişti ve hava biraz soğumuştu. Gölün suyu ise buz gibiydi. Biz de ayaklarımızı sokmakla yetindik.
Uzun geçen günün sonunda akşam olmuştu bile. Geceyi Ohrid'deki otelde geçirip ertesi gün erkenden Resne'ye doğru yola çıktık.



7 Şubat 2015 Cumartesi

Karadağ - Arnavutluk Sınırı ve Tiran

Karadağ'dan Arnavutluk'a geçerken kullandığımız yol hiç de ülkeler arası bir yola benzemiyordu. Yol o kadar dardı ki iki otobüs karşılıklı geldiğinde geçemiyordu. Rehberimiz iki ülkenin de bu yola bilerek yatırım yapmadığını anlattı. Arnavutluk'un başkenti Tiran'a geldiğimizde biraz hayal kırıklığına uğradık. Türkiye'nin 30 yıl önceki haline benziyordu. Aslında Arnavutluk ve Tiran'ın tur programı içerisinde yer almasının tek sebebi yol üzerinde olmasıymış. Tiran'ın ana caddesi komünizm zamanında yapılmış ve üzerine uçak inebilecek şekilde tasarlanmış. Zaten geri kalan bütün yollar da daracık.
Tiran'ın merkezindeki meydanda büyük bir İskender Bey heykeli var. Asıl adı Georgi olan İskender Bey'in hikayesi ilginç. Babası Osmanlılara yenilince Georgi'yi iç oğlan olarak Osmanlı sarayına rehin vermiş. İskender adını alan Georgi önemli askeri hizmetlerde bulunmuş ve çeşitli seferlere katılmış. Daha sonra Osmanlılara karşı başkaldırmış. Osmanlı ordusunun taktiklerini çok iyi bildiği için sınırlı bir kaynakla dönemin en büyük askeri gücü olan Osmanlı ordusuna karşı uzun süre direnebilmiş.
Opera binası da İskender Bey Meydanında yer alıyor. Bu binanın ön cephesindeki insan figürlerinden yapının sosyalist döneme ait olduğu hemen hissediliyor.
Meydandaki bir diğer önemli yapı ise Ethem Bey Camisi. 18.yy'da yapılan kare kesitli caminin işlemeleri gerçekten çok güzel. Komünizm döneminde kapatılan cami, 1991'de tekrar ibadete açılmış.
Tiran'daki kısa gezintimizden sonra rehberimiz bizi yemek yemek için "Türkiye Sofrası" diye bir yere götürdü. İlk başta Arnavutluk'a gelip de bir Türk restoranında yemek bana tuhaf gelmişti ama Tiran'ın çok da turistik bir şehir olmadığını fark edince yine en güvenlir yerin bir Türk restoranı olduğuna karar vedik. Otobüs şöförü aracı resmen yolun ortasına park etti ama kimse birşey demedi. Ortalıkta tek bir trafik polisi bile yoktu.
Yemek demişken, Arnavut ciğeri ve Elbasan tava gibi ismini Arnavutluktan alan yemeklerin de uydurma olduğunu öğrendik. Rehberimizin dediğine göre İstanbul'a gelip esnaf lokantası açan bir Arnavut'un icadı olabilirmiş çünkü Arnavutlukta bu isimle anılan yemekler yokmuş.

28 Eylül 2014 Pazar

Bar

Karadağ'ın Bar şehri sadece konaklama amacıyla tur programımızda yer alıyordu. Tur rehberimiz buradaki otellerin Budva'ya göre daha ucuz ve kaliteli olduğunu söyledi. Otele yerleştiğimizde biz de ona hak verdik. Odaları ve yemekleri güzeldi. Hem açık hem de kapalı havuzu vardı ve oldukça temizdi. Bizim odamız her zamanki gibi deniz manzaralıydı :) O civara yolunuz düşerse öneririm, adı Hotel Princess. 

Budva'da denize giremeyince içimde kalmıştı, o yüzden otele yerleşir yerleşmez kendimizi havuza attık. Aslında otel deniz kenarında ama deniz pek de girilesi gelmedi bana. Plaj gibi birşey de yoktu zaten. Yemeğimizi yedikten sonra Bar sokaklarında şöyle bir dolaştık. Şirin, sakin ve küçük bir sahil kenti. Günü otel odamızın deniz manzaralı balkonunda içkilerimizi yudumlayarak noktaladık. Önümüzde uzanan kara dağ silüetlerini izlerken bu ülkeye neden Karadağ adını verdiklerini anladık. 
Sabah kalktığımızda Arnavutluk'a doğru yola çıkmadan tur otobüsümüzle eski Bar kalıntılarının önünden şöyle bir geçtik. Ne yazıkki fotoğraf çekmeye bile fırsatımız olmadı.

26 Nisan 2014 Cumartesi

Budva

Kotor'dan sonra rotamızı Budva'ya doğru çevirdik. Budva küçük bir şehir ve şirin bir tarihi kısmı var. Bu kısım haricindeki yerler Türkiye'de de örnekleri görüldüğü gibi Rus tursitlerin akınına uğramış. Karadağ'da kiril alfabesi de kullanıldığından Ruslar burada çok da yabancılık çekmiyormuş gibi görünüyor.
Balkanlar turuna, gezmek için havanın çok da bunaltıcı olmadığı Haziran ayında çıkmıştık. Hal böyle olunca tabii ki denize giremedik. Siz fotoğraftaki insanların denize girdiklerine bakmayın. Üzerimdeki uzun kolludan havanın aslında denize girilmeyecek kadar soğuk olduğunu anlayabilirsiniz. Ama tabii ki denizi ve denize giren bu insanları görünce benim de canım çekmedi değil. Sadece ayaklarımı sokmakla yetinmek zorunda kaldım :( İşte yüzümdeki asık ifadenin nedeni de bu...
Ama sahilde yürürken burnuma gelen ızgara balık kokusu beni kendine çekti ve yüzümü güldürmeye yetti. Budva'ya yolunuz düşerse sahil kenarındaki restoranlarda gözünüzün önünde ızgarada pişirilen balıkları deneyebilirsiniz.

5 Nisan 2014 Cumartesi

Kotor

Sabah olduğunda ikinci kez ülke değiştirmek üzere Hırvatistan - Karadağ sınırına doğru yol aldık ve güzel manzaralar eşliğinde sınıra vardık. Bu kapıda bizi çok bekletmediler. Karadağ Türkiye'ye vize uygulamıyor. Bizim dilimizde Karadağ olan ülkenin adı yabancılar tarafından yine karadağ anlamına gelen Montenegro olarak biliniyor. Ülkenin kendi dillerinde adı ise "Crna Gora", yine karadağ demek.
Biz rotamızı Kotor'a doğru çevirdik. Kotor körfezi kelebek şeklinde bir körfez. Körfezin etrafında dolanarak tarihi Kotor şehrine gitmek oldukça vaktimizi aldı ama manzara güzel olduğundan çok dert etmedik.
Kotor'a doğru ilerlerken körfezin içinde iki tane ada çıktı karşımıza. Hemen inip fotoğraflarını çektik tabiiki. Bunlardan sol taraftaki Saint-George klisesinin bulunduğu ada. Bu klise, denizin içindeki kayalık adacığın üzerine yapılmış. Hemen yanındaki ise Our-Lady-of-the-Reef klisesinin bulunduğu ada. Bu ada, insanlar tarafından deniz doldurularak oluşturulmuş ve üzerine bir klise yapılmış.
Dolaşa dolaşa sonunda tarihi Kotor'a ulaştık. Şehrin girişindeki surların üzerinde bir aslan kabartması var. Bu kabartmada, aslan pençesiyle açık bir kitap tutuyor. Bu betimleme, zamanında şehrin Venedikliler tarafından diplomasi yoluyla kazanıldığını anlatıyor. Venedikliler fethettikleri şehirlerin girişlerine bu tarz kabartmalar yaparlarmış. Eğer şehir savaşılarak kazanılsaymış kabartma üzerinde yine aslan figürü olurmuş, fakat bu sefer aslanın önündeki kitap kapalı ve pençesi kitabın üstünde olurmuş.
UNESCO Dünya Mirası Listesinde olan bu tarihi şehir aslında oldukça küçük. Şehrin sokaklarında dolandıktan sonra yağmurun da bastırmasıyla kendimizi bir kafeye attık. Yağmur dindiğinde zaten çok da vaktimiz kalmamıştı. Budva'ya doğru yol almak üzere otobüsümüze bindik.
Kotor'la ilgili son bir hikaye daha anlatayım. Yandaki fotoğrafta gördüğünüz kilise çok sapa bir yamacın kıyısına inşa edilmiş. Bu kilisenin hikayesi şöyle: bir zamanlar Kotor'a çok salgın bir hastalık yayılmış ve bu hastalıktan bir sürü insan ölmüş. İnsanlar Tanrı'ya adak adamışlar ve bu kiliseyi inşa edilmesi çok zor olan bu sarp yamaca yapmışlar ki Tanrı bu hastalıktan onları kurtarsın.

29 Mart 2014 Cumartesi

Dubrovnik

Bu yolculukta toplam 5 adet ülke gezecektik. Bu da otobüsle 4 sınır kapısı geçeceğimiz anlamına geliyordu. Yandaki resimde yolculuğumuzun ilk sınırı olan Bosna-Hırvat sınırını görebilirsiniz. Biz otobüste beklerken rehberimiz pasaport işlemlerini halletti. Bu sınır kapısında ne yazıkki sistemin yavaşlığından dolayı beklemek zorunda kaldık. Ayrıca biz gitmeden bikaç ay önce Hırvatistan Schengen vizesi uygulamasına başladığından dolayı da işlemler uzun sürdü.
Dubrovnik'e vardığımızda hava kararmak üzereydi. Otelimize yerleşip akşam yemeğimizi yedik. Şanslıydık ki odamız deniz manzaralıydı (bkz. yandaki fotoğraf) ve güzel bir balkonu vardı. Yemek yedikten sonra liman etrafında kısa bir tur attık. Bu kısımda çok fazla vakit geçirilecek kafe-bar tarzı yerler yoktu. Bulduğumuz küçük bir bara oturup içeceklerimizi yudumladıktan sonra dinlenmek üzere odamıza çekildik.
Ertesi sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra tarihi Dubrovnik'e doğru yola çıktık. Rehberimiz bize kısa bir tur yaptırdı. Mostar'da olduğu gibi burada da yanımızda yerli bir rehber bulundurma zorunluluğu vardı. Tabii ki Türkçe bilen bir rehber olmadığından ETS tur rehberinin ayarladığı rehber sadece yanımızda bizimle dolandı ve bütün işi bizim rehber yaptı. Tarihi Dubrovik aslında oldukça küçük bir yer. 5 dakikada bir ucundan diğer ucuna yürüyebilirsiniz. Etrafı surlarla çevrilmiş. Dubrovnikliler denizden gelecek bir saldırıdansa karadan gelecek bir saldırıdan korktuklarından kara kısmındaki surları daha kalın yapmışlar. Dubrovnik'in UNESCO Dünya Mirası Listesinde olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Yandaki fotoğrafta gördüğünüz heykel Orlando heykeli. Bu heykelin özelliği bir zamanlar kolunun terziler tarafından "Orlando Dirseği" adıyla bir ölçü birimi olarak kullanılmasıymış.
Rehberimiz bizi serbest bıraktıktan sonra kendi başımıza ilk olarak teleferikle yukarıdan şehri keşfetmeye karar verdik. Rehberimiz teleferik ücreti verirken euro kabul etmediklerini söylediği için eurolarımızı yerli para birimi olan kuna'ya çevidik. Teleferikle yukarı çıktığımıza gerçekten değdi çünkü manzara bir harika. Teleferikten çıktıp biraz yürüdükten sonra bir restoranta oturduk. İçeceklerimizi yudumlarken tarihi Dubrovnik manzarasının keyfini çıkarttık.
Teleferikle şehre indiğimizde acıktığımızı farkettik ve bir restorana oturduk. Sanırım restorantın adı Klarissa'ydı. Oldukça güzeldi. Kendi yapımları olan şaraplarından tattık ve yanında deniz mahsüllü makarna yedik.
Biz Haziran ayında gittiğimizden havalar henüz denize girilecek kadar ısınmamıştı. Zaten Dubrovnik'in plajlarını gördükten sonra bende pek denize girme hevesi de kalmadı çünkü "beach" diye tanımlanan yerler benim hayalimde canlandığı gibi kumsal değil, kayalıktı.
İnsanlar belirli bir ücret karşılığında Dubrovnik surları üzerinde yürüyorlardı. Teleferikle çıktığımız tepeden gördüğümüz manzara bize yettiğinden biz surların üzerine çıkma gereği duymadık.

Tarihi Dubrovnik limanına gittiğinizde bir sürü tur şirketiyle karşılaşabilirsiniz. Bu turlar korsan gemisi görünümlü ahşap gemilerle karşıdaki Lokrum adasına götürüyorlar. Adada bir manastır haricinde çok birşey olmadığından biz gitmedik. Bütün gün eski Dubrovnik'te avare avare gezip alışveriş yaptıktan sonra elimizde kalan kunalara dondurma aldık.
Metal kunaların üzerinde balık, kuş, ayı gibi hayvan resimleri var. Benim çok hoşuma gitti.
Rehberimiz daha erken bir saatte otobüsle otele döndüğünden biz otele taksiyle döndük. Zaten tarihi Dubrovnik'le kaldığımız otelin arası çok olmadığından taksi çok fazla tutmadı. Akşam yemeğinin ardından yine limanda kısa bir yürüyüş yaptık ve balkonumuzdaki manzaranın tadını çıkarttık.

9 Şubat 2014 Pazar

Balkanlardaki son Osmanlı köyü: Poçitel

Neretva nehrinin kıyısındaki Poçitel, balkanlardaki son Osmanlı köyü olarak anılıyor. Bu köy, UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girmeyi başarmış. Surları, kulesi, taş evleri, cami ve medresesiyle ortaçağdan kalma minyatür bir Osmanlı şehri havasında. Mostar'dan Dubrovnik'e doğru yol alırken mola vermek ve küçük şirin sokaklarını gezmek için durduğumuz bu köyün sokakları hava yağmurlu olduğundan boştu. Biz de sokaklarında biraz dolaşıp kahvesinde çaylarımızı yudumladık ve Dubrovnik'e doğru yolumuza devam ettik.

2 Şubat 2014 Pazar

"Mostar köprüsü çökmüş, Neretva ne kadar üzgün"

İkinci gün sabahı erkenden kalkıp Saraybosna'daki Bosna nehrinin doğduğu Vrelo Bosne'yi ziyaret etikten sonra rotamızı Mostar'a doğru çevirdik. Şehir, Müslümanların yaşadığı ve Hristiyanların yaşadığı yerler olarak ikiye ayrılmış. Hristiyanlarla Müslümanlar arasında tatlı bir rekabet varmış. Müslümanlar yüksek cami minareleri yaparken, Hristiyanlar da o minarelerden daha yüksek çan kulesi yapıyorlarmış. Genel olarak balkanlarda yerel rehber almak zorunluymuş. Bu sebeple, ETS tur rehberimizin yanında bize yerel rahberimiz Tarık eşlik etti. Çok sevimli bir Türkçeyle konuşan uzun boylu genç yerel rehberimizle otobüsümüzün park ettiği Hristiyan bölümünden Müslüman bölümüne doğru yürüdük.
Meşhur mostar köprüsüne gelmeden rehberimiz bize Mostar köprüsünün küçük bir prototipini gösterdi. Mostar köprüsünü inşa etmesi için ilk olarak Mismar Sinan çağrılmış fakat işi başından aşkın olduğu için Mimar Sinan'ın öğrencilerinden biri olan Mimar Hayrettin bu işle görevlendirilmiş. Mimar Hayrettin köprüyü Neretva nehrinin üstüne inşa etmeden önce küçük bir prototipini Neretva'nın kollarından biri üzerine inşa etmiş.
Prototipin sağlam kaldığını gördükten sonra asıl köprüyü yapmaya başlamış. Köprü tamamlandıktan sonra iki yıl ortadan kaybolmuş. Çünkü o devirde köprü yıkıldığı taktirde onu yapan mimarın kellesini alıyorlarmış. Mimar Hayrettin iki yıl çevredeki dağlardan köprüyü izlemiş ve köprünün yıkılmadığından emin olduktan sonra şehre inmiş.  
Özellikle turist sezonunda köprünün üstünden Neretva nehrine atlayan gençler görmek mümkün. Bu gelenek, şehrin erkeklerinin düğün öncesi nişanlılarına cesaretlerini kanıtlamak istemesi ile başlamış. Şimdi köprünün üstündeki delikanlılar turistlerden 20 euro'ya yakın bir miktarda para toplandıklarında köprüden atlıyorlar.
Köprü, 1993 yılında Bosna-Hersek savaşı sırasında Hırvat tanklarının toplarıyla vurularak yıkılmış. 1997 yılında nehirden orjinal taşları çıkartılarak tekrar inşa edilmeye başlanmış. Bozulan taşlar yerine orjinal taşların çıkartıldığı ve günümüzde kapalı olan taş ocağı açılarak bu iş için özel taş çıkartılmış. Köprü, 2004 yılında Prens Charles tarafından açılmış.
Yerel rehberimiz Tarık son olarak bize kendi hayat hikayesini anlattı. Tarık'ın küçüklüğü savaş zamanında Mostar'da geçmiş. İlkokuldayken Müslüman ve Hristiyanların olduğu karışık bir sınıfta okuyormuş. Birgün öğretmen sınıfa bir rahip ve imam getirmiş. Rahip, Hristiyan olanlara ölümle ilgili Hristiyan inançlarını anlatmış. Sıra imama gelince, o da ölünce sorgu meleği tarafından sorulacak üç soruyu anlatmış.  Yerel rehberimiz Tarık, o zamanlar biraz haylaz olduğundan imamın anlattıklarını pek dinlememiş. Birgün arkadaşlarıyla dışarıda oynarken büyük bir patlama olmuş. Heryeri bembeyaz bir toz bulutu kaplamış. Tarık öldüğünü sanmış ve başlamış hayıflanmaya niye dinlemedim imamı diye. Neyse ki yakınlarına düşen bu bombadan sağsağlim kurtulmuş fakat bir süre sonra babasıyla birlikte Hırvatlara esir düşmüş. Esir kampında bir gün maskeli adamlar bunları sopalarla döverek yaka paça dışarı çıkartmış. Çok korkmuşlar. Esir kampından çıktıktan sonra adamlar maskelerini çıkarttıklarında bunların eski Hırvat komşuları olduklarını fark etmişler. Anlaşılmasın diye Tarık ve babasını bu şekilde döverek esir kampından kurtarmışlar. Tabiiki hikaye burada bitmiyor. Tarık ve ailesi savaştan kaçıp İstanbul'a gelmiş. Taksim meydanında indiklerinde ortalık savaş alanı gibi, insanlar havaya silahla ateş ediyorlar. Bir savaştan kaçıp bir diğerine düştük herhalde diye korkmuş Tarık. Meğer Galatasaray, Manchester United'ı şampiyonlar liginde elemiş ve insanlar kutlama yapıyorlarmış. Tarık o günden sonra Galatasaraylı olmuş :)) Yerel rehberimiz, biraz hüzünlü olan hikayesini o kadar güzel bir mizah katarak anlattı ki buruk bir tebessümle dinledik.
Bu kadar gezinin ardından karnımız acıkmıştı tabiiki. Hemen nehir kenarındaki bir restoranta oturup "cevapi" söyledik. Bildiğimiz kebap aslında. Bosna-Hersek'te genel olarak fiyatlar uygun. Biz yerel para kullanmamayı tercih ettik ve hesapları euro cinsinden ödedik. Mostar gezimiz burada bitti. Otobüsümüze atlayıp balkanlarda bozulmadan kalan son Osmanlı köyü olan Poçitel'e doğru yola koyulduk.