bosna-hersek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bosna-hersek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Şubat 2014 Pazar
Balkanlardaki son Osmanlı köyü: Poçitel
Neretva nehrinin kıyısındaki Poçitel, balkanlardaki son Osmanlı köyü olarak anılıyor. Bu köy, UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girmeyi başarmış. Surları, kulesi, taş evleri, cami ve medresesiyle ortaçağdan kalma minyatür bir Osmanlı şehri havasında. Mostar'dan Dubrovnik'e doğru yol alırken mola vermek ve küçük şirin sokaklarını gezmek için durduğumuz bu köyün sokakları hava yağmurlu olduğundan boştu. Biz de sokaklarında biraz dolaşıp kahvesinde çaylarımızı yudumladık ve Dubrovnik'e doğru yolumuza devam ettik.
2 Şubat 2014 Pazar
"Mostar köprüsü çökmüş, Neretva ne kadar üzgün"
Meşhur mostar köprüsüne gelmeden rehberimiz bize Mostar köprüsünün küçük bir prototipini gösterdi. Mostar köprüsünü inşa etmesi için ilk olarak Mismar Sinan çağrılmış fakat işi başından aşkın olduğu için Mimar Sinan'ın öğrencilerinden biri olan Mimar Hayrettin bu işle görevlendirilmiş. Mimar Hayrettin köprüyü Neretva nehrinin üstüne inşa etmeden önce küçük bir prototipini Neretva'nın kollarından biri üzerine inşa etmiş.
Prototipin sağlam kaldığını gördükten sonra asıl köprüyü yapmaya başlamış. Köprü tamamlandıktan sonra iki yıl ortadan kaybolmuş. Çünkü o devirde köprü yıkıldığı taktirde onu yapan mimarın kellesini alıyorlarmış. Mimar Hayrettin iki yıl çevredeki dağlardan köprüyü izlemiş ve köprünün yıkılmadığından emin olduktan sonra şehre inmiş.
Özellikle turist sezonunda köprünün üstünden Neretva nehrine atlayan gençler görmek mümkün. Bu gelenek, şehrin erkeklerinin düğün öncesi nişanlılarına cesaretlerini kanıtlamak istemesi ile başlamış. Şimdi köprünün üstündeki delikanlılar turistlerden 20 euro'ya yakın bir miktarda para toplandıklarında köprüden atlıyorlar.
Köprü, 1993 yılında Bosna-Hersek savaşı sırasında Hırvat tanklarının toplarıyla vurularak yıkılmış. 1997 yılında nehirden orjinal taşları çıkartılarak tekrar inşa edilmeye başlanmış. Bozulan taşlar yerine orjinal taşların çıkartıldığı ve günümüzde kapalı olan taş ocağı açılarak bu iş için özel taş çıkartılmış. Köprü, 2004 yılında Prens Charles tarafından açılmış.
Yerel rehberimiz Tarık son olarak bize kendi hayat hikayesini anlattı. Tarık'ın küçüklüğü savaş zamanında Mostar'da geçmiş. İlkokuldayken Müslüman ve Hristiyanların olduğu karışık bir sınıfta okuyormuş. Birgün öğretmen sınıfa bir rahip ve imam getirmiş. Rahip, Hristiyan olanlara ölümle ilgili Hristiyan inançlarını anlatmış. Sıra imama gelince, o da ölünce sorgu meleği tarafından sorulacak üç soruyu anlatmış. Yerel rehberimiz Tarık, o zamanlar biraz haylaz olduğundan imamın anlattıklarını pek dinlememiş. Birgün arkadaşlarıyla dışarıda oynarken büyük bir patlama olmuş. Heryeri bembeyaz bir toz bulutu kaplamış. Tarık öldüğünü sanmış ve başlamış hayıflanmaya niye dinlemedim imamı diye. Neyse ki yakınlarına düşen bu bombadan sağsağlim kurtulmuş fakat bir süre sonra babasıyla birlikte Hırvatlara esir düşmüş. Esir kampında bir gün maskeli adamlar bunları sopalarla döverek yaka paça dışarı çıkartmış. Çok korkmuşlar. Esir kampından çıktıktan sonra adamlar maskelerini çıkarttıklarında bunların eski Hırvat komşuları olduklarını fark etmişler. Anlaşılmasın diye Tarık ve babasını bu şekilde döverek esir kampından kurtarmışlar. Tabiiki hikaye burada bitmiyor. Tarık ve ailesi savaştan kaçıp İstanbul'a gelmiş. Taksim meydanında indiklerinde ortalık savaş alanı gibi, insanlar havaya silahla ateş ediyorlar. Bir savaştan kaçıp bir diğerine düştük herhalde diye korkmuş Tarık. Meğer Galatasaray, Manchester United'ı şampiyonlar liginde elemiş ve insanlar kutlama yapıyorlarmış. Tarık o günden sonra Galatasaraylı olmuş :)) Yerel rehberimiz, biraz hüzünlü olan hikayesini o kadar güzel bir mizah katarak anlattı ki buruk bir tebessümle dinledik.
26 Ocak 2014 Pazar
Saraybosna
Uçaktan indiğimizde yıkık dökük bir şehir karşıladı bizi. İlk durağımıza doğru giderken, binalar bize buranın bir zamanlar doğu blok ülkelerinden biri olduğunu hatırlattı. Neredeyse bütün binalarda mermi izleri vardı. Burada yaşanan savaşın tanıklarıydı bütün bu binalar. İlk durağımız Bosna savaşının en yakın tanıklarından biri olan Tünel'di. Dışarıdan baktığınızda sıradan iki katlı bir ev gibi görünüyor. Fakat, bu evin bahçesinden başlayan tünel Bosna savaşı sırasında Sırp işgalindeki şehre yardım taşıyarak işgal altındaki insanların umudu olmuş.
1984 yılında olimpiyatların düzenlendiği şehir, çok değil 8 yıl sonra sırp işgaline girmiş. 1992-95 yılları arasında yaklaşık 4 yıl süren işgalde 11000'in üzerinde insan öldürülmüş. Tünel, şuanda da kullanılan bizim de Saraybosna'ya indiğimiz havalimanının altından geçiyor. Bosna hakimiyetindeki dağlara uçaklardan atılarak yapılan yardımlar, tünel sayesinde şehre ulaştırılıyormuş. Kolar ailesine ait olan ev, şuanda müze olarak kullanılıyor. Tünelin küçük bir kısmı ziyarete açık. Evin bahçesinde savaşın bütün hüznünü içinizde hissettirecek bir video izletiliyor.
Gezimize bir savaştan diğerine geçerek devam ediyoruz: I. Dünya Savaşı. Hepimize ilkokuldan itibaren öğretildiği gibi I. Dünya Savaşı, Avusturya veliahtı Arşidük Franz Ferdinant'ın 28 Haziran 1914'te Gavrilo Princip adında bir Sırp milliyetçisi tarafından Saraybosna'da öldürülmesi ile başlar. İşte yandaki fotoğrafta görülen köprü, Sırp milliyetçisinin Avusturya veliahtını öldürdüğü köprü: Latin Köprüsü.
Saraybosna'nın pek çok dildeki adı Sarajevo (j, y olarak okunuyor). Aslında bu kelime Türkçe'den geliyor: "Saray-ova". Vadiye dik bakan saraydan görülen ova manzarasından esinlenilerek şehre bu ismin verildiği rivayet ediliyor.
Şehrin merkezi Osmanlı ve Avusturya etkisini hissettiren iki ayrı bölgeden oluşuyor. Osmanlı zamanında kurulan Başçarşı denilen kısım tek katlı dükkanlardan oluşuyor. Bu kısımda ayrıca cami ve hanlar bulunuyor.
Şehir merkezinin Osmanlı ve Avusturyalı
kısmı birbirinden bıçak gibi ayrılıyor. Bir sokak çizgisini geçtiğiniz anda kendinizi bambaşka bir şehirde buluveriyorsunuz. Binalar bianda yükseliyor önünüzde ve birden Osmanlı mimarisinden Avusturya mimarisine geçiş yapıyorsunuz. Savaştan önce şehrin bu kısımları Avrupa'nın eğlence merkeziymiş. Sokak kenarına masa atmış kafelerde oturup eğlenme kültürü burada doğmuş.
Yayalaştırılmış ana sokaktan gezimize devam ettik. Sokağın sonunda günümüzün Saraybosnası ve sönmeyen ateş bizi bekliyor. Bu bölge II.Dünya savaşında da büyük acılar çekmiş. Yugoslavya'nın bütün ırklarının II. Dünya savaşında gösterdiği kahramanlıklardan dolayı böyle bir anıt yapmışlar. Türk kahvesi içmek için geldiğimiz yere doğru geri yürüdük. Avusturya kısmını geçip Osmanlı bölümüne geldik ve Morica Han'da kahvelerimizi yudumladık. Balkanlardaki kahve fincanlarının kulpları yok. Aslında çok önceleri bizde de böyleymiş fakat avrupanın etkisiyle bizdeki fincanlara kulp eklenmiş. Karnımız acıkınca boşnak böreğinin tadına bakabileceğimiz börekçilerden birine girdik. Şimdiye kadar gezdiğimiz diğer yerlerden farklı olarak balkanlarda İngilize bilmenize gerek yok. İnsanlar Türkçe anlıyorlar ve menülerin Türkçeleri de mevcut.
Sabah Ankara'da başlayan maceralı yolculuğumuzdan sonra yaptığımız Saraybosna turuyla birlikte iyice yorulduğumuzu hissettik ve otelimize doğru yola çıktık. Akşam yemeği, güzel bir uyku ve sabah kahvaltısının ardından daha tam anlamıyla açamadığımız valizlerimizi topladık ve Mostar'a doğru yola çıktık. Ama henüz Saraybosna turumuz sona ermemişti. Bu şehri terk etmeden önce son durağımız olan Vrelo Bosne parkına gittik. Burası gerçekten bir doğa harikası. Bosnalıların buraya çok güzel baktığını da söylemeden geçemeyeceğim. Park tertemiz. Bu park, Bosna nehrinin doğduğu kaynak üzerine kurulmuş. Parkta biraz vakit geçirdikten sonra Mostar'a doğru yolumuza devam ettik...
1984 yılında olimpiyatların düzenlendiği şehir, çok değil 8 yıl sonra sırp işgaline girmiş. 1992-95 yılları arasında yaklaşık 4 yıl süren işgalde 11000'in üzerinde insan öldürülmüş. Tünel, şuanda da kullanılan bizim de Saraybosna'ya indiğimiz havalimanının altından geçiyor. Bosna hakimiyetindeki dağlara uçaklardan atılarak yapılan yardımlar, tünel sayesinde şehre ulaştırılıyormuş. Kolar ailesine ait olan ev, şuanda müze olarak kullanılıyor. Tünelin küçük bir kısmı ziyarete açık. Evin bahçesinde savaşın bütün hüznünü içinizde hissettirecek bir video izletiliyor.
Gezimize bir savaştan diğerine geçerek devam ediyoruz: I. Dünya Savaşı. Hepimize ilkokuldan itibaren öğretildiği gibi I. Dünya Savaşı, Avusturya veliahtı Arşidük Franz Ferdinant'ın 28 Haziran 1914'te Gavrilo Princip adında bir Sırp milliyetçisi tarafından Saraybosna'da öldürülmesi ile başlar. İşte yandaki fotoğrafta görülen köprü, Sırp milliyetçisinin Avusturya veliahtını öldürdüğü köprü: Latin Köprüsü.
Saraybosna'nın pek çok dildeki adı Sarajevo (j, y olarak okunuyor). Aslında bu kelime Türkçe'den geliyor: "Saray-ova". Vadiye dik bakan saraydan görülen ova manzarasından esinlenilerek şehre bu ismin verildiği rivayet ediliyor.
Şehrin merkezi Osmanlı ve Avusturya etkisini hissettiren iki ayrı bölgeden oluşuyor. Osmanlı zamanında kurulan Başçarşı denilen kısım tek katlı dükkanlardan oluşuyor. Bu kısımda ayrıca cami ve hanlar bulunuyor.
Şehir merkezinin Osmanlı ve Avusturyalı
kısmı birbirinden bıçak gibi ayrılıyor. Bir sokak çizgisini geçtiğiniz anda kendinizi bambaşka bir şehirde buluveriyorsunuz. Binalar bianda yükseliyor önünüzde ve birden Osmanlı mimarisinden Avusturya mimarisine geçiş yapıyorsunuz. Savaştan önce şehrin bu kısımları Avrupa'nın eğlence merkeziymiş. Sokak kenarına masa atmış kafelerde oturup eğlenme kültürü burada doğmuş.
Yayalaştırılmış ana sokaktan gezimize devam ettik. Sokağın sonunda günümüzün Saraybosnası ve sönmeyen ateş bizi bekliyor. Bu bölge II.Dünya savaşında da büyük acılar çekmiş. Yugoslavya'nın bütün ırklarının II. Dünya savaşında gösterdiği kahramanlıklardan dolayı böyle bir anıt yapmışlar. Türk kahvesi içmek için geldiğimiz yere doğru geri yürüdük. Avusturya kısmını geçip Osmanlı bölümüne geldik ve Morica Han'da kahvelerimizi yudumladık. Balkanlardaki kahve fincanlarının kulpları yok. Aslında çok önceleri bizde de böyleymiş fakat avrupanın etkisiyle bizdeki fincanlara kulp eklenmiş. Karnımız acıkınca boşnak böreğinin tadına bakabileceğimiz börekçilerden birine girdik. Şimdiye kadar gezdiğimiz diğer yerlerden farklı olarak balkanlarda İngilize bilmenize gerek yok. İnsanlar Türkçe anlıyorlar ve menülerin Türkçeleri de mevcut.
Sabah Ankara'da başlayan maceralı yolculuğumuzdan sonra yaptığımız Saraybosna turuyla birlikte iyice yorulduğumuzu hissettik ve otelimize doğru yola çıktık. Akşam yemeği, güzel bir uyku ve sabah kahvaltısının ardından daha tam anlamıyla açamadığımız valizlerimizi topladık ve Mostar'a doğru yola çıktık. Ama henüz Saraybosna turumuz sona ermemişti. Bu şehri terk etmeden önce son durağımız olan Vrelo Bosne parkına gittik. Burası gerçekten bir doğa harikası. Bosnalıların buraya çok güzel baktığını da söylemeden geçemeyeceğim. Park tertemiz. Bu park, Bosna nehrinin doğduğu kaynak üzerine kurulmuş. Parkta biraz vakit geçirdikten sonra Mostar'a doğru yolumuza devam ettik...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
