Bir hafta sonra başladığımız yere geri döndük. Mükemmel bir balayı gecirmistik. Pasaportlarımızı gemiden teslim aldık. Gemide yaptığımız bütün harcamaların olduğu faturayı imzaladık ve gemiye girerken beyan ettiğimiz kredi kartından tahsilatı yaptılar. Her ne kadar gemiden check-out yapsak da hala gezeceğimiz bir durak daha vardı: Cenova. Geminin Cenova turu ilk ödediğimiz paranın içindeydi.
Ilk olarak otobüsle panaromik Cenova turu yaptık. Daha sonra bir zamanlar Christoph Columb'un yaşadığı evin önünde fotograf çektirdik.
Tur içindeki serbest zamanda biraz Cenova sokaklarını gezdik. Sonunda Italyan pizzasının ve şarabının tadına baktık. Bu muhteşem tur içindeki tek eksikliği de gidermiş olduk :-) pizza ve şarap olmadan tatilimizi bitirseydik gözümüz arkada kalacaktı.
Son olarak Cenova'nın katedralini gezdik. Bu katedralin içerisinde 2.dünya savaşından kalma bir bomba var. Bu bomba Ingilizler tarafından atılmış fakat ilginç bir şekilde patlamamış ve katedrale zarar vermemiş. Tatilimizi Cenova'nın güzelim katedralini de görerek tamamladık.
italya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
italya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Şubat 2013 Cumartesi
Cenova
Etiketler:
akdeniz turu,
italya
Yer:
Genoa, Italy
1 Aralık 2012 Cumartesi
Palermo, Sicilya
Sabah 8'de gemimiz Palermo limanına yanaştığında, biz erkenden kalkıp kahvaltımızı etmiştik bile. Gemi gazetesi gün doğumunu 5:44, gün batımını 20:38, hava durumunu ise 24-28 derece olarak gösteriyordu. Gezmeye başlamadan önce Palermo ile ilgili gemi gazetesinden edindiğimiz bilgileri aktarayım. Palermo, İtalya'nın Sicilya bölgesinin başkenti. Tarım yapılan ve "La Conca d'Oro" (Altın Kabuk) olarak bilinen verimli topraklara sahip. Bu toprakların "Altın Kabuk" olarak anılmasının sebebi, buranın turunçgiller üretimi ile meşhur olması. Araplar ve Normanlar zamanında genişleyen şehir, dar karışık sokaklara sahipmiş. Bu karışık sokaklar "Aragonese"ler (İspanya kökenli etnik bir ulus) tarafından kaldırılmış ve yol üzerindeki bazı binalar da yıkılarak şehre iki arter kazandırılmış.
Ada italya'ya dahil olduktan sonra, şehir bazı katı kurallara uyarak daha da genişlemiş. Palermo'yu gezmek için ETS tur rehberinin düzenlediği ekstra tura katıldık. İlk olarak rehberimiz bizi köklerini dallarından aşağıya doğru salan ağaçların olduğu bir parka götürdü. Burada fotoğraf molası verdikten sonra, Palermo katerdraline doğru yol aldık.
Bu katedralin özelliği bütün tarzları içinde barındırması. Katedralin inşasına 12.yy'da başlanmış ve 18.yy'a kadar eklentiler yapılmaya devam edilmiş. Bu katedralin sizi ilk bakışta bu kadar etkilemesinin sebebi de bu bence. Çünkü kafanızda onu tam olarak bir döneme oturtamıyorsunuz. Ne yazıkki katedralin içini gezmeye vakit ayıramadık ve bir pazarın içinden geçerek üçüncü durağımıza doğru yola çıktık. Biz de verimli topraklara sahip bir akdeniz ülkesinde yaşadığımızdan bu sebze-meyve pazarında ilgimizi çeken birşey olmadı.
Üçüncü durağımız Normanlar Sarayı idi. Sarazenlerin 9.yy'da kale olarak yaptırdığı "Palazzo dei Normanni", daha sonra kraliyet sarayına dönüştürülmüş. Saray, bugün yerel hükümete ev sahipliği yapıyor. Bu sebeple, sarayın sadece şapeli (Capella Palatina) ziyarete açık. Eğer burayı yazın ziyaret ediyorsanız, her kilisede olan kıyafet kurallarına uymanız gerekiyor. Kolsuz birşey giyiyorsanız, omuzlarınızı örtmek için size bir şal veriyorlar. Bu şapel içerisindeki bizans mozaikleri gerçekten görülmeye değer. Rehberimizin anlattığına göre, bölge Arapların yönetiminden çıktıktan sonra, Arap ahşap ustaları bölgede yaşamaya devam etmiş ve katedral, şapel gibi görkemli yapıların inşasında çalışmışlar. Bu şapeldeki incelikli geometrik süslemeler de Müslüman ustalarla Hıristiyan zanaatkaların ortak çalışması ile yapılmış.
Dördüncü durağımız için Palermo'nun 8 km güneybatısındaki bir tepenin üzerinde bulunan Monreal kasabasına doğru yol aldık. Burada Norman mimarisinin en iyi örneklerinden biri olan Monreal katedralini gezdik. Bu yapının inşasına 12.yy'da başlanmış. Katedralin iç mekanı 12 ve 13.yy tarihli mozaiklerle süslü.
Tavandaki tahta işçiliği çok sade görünse de çok zengin renklerle süslenmiş ve Arap mimarisinin etkilerini gösteriyor.
Son durağımız Palermo'nun güzel plajlarından biri. Turdaki diğer insanlar yemek molası için restorantlara dağılıyorlar, fakat biz hazırlıklı olduğumuzdan hemen soyunup masmavi denize kendimizi bırakıyoruz. Gemimiz 5'te hareket edecek ve hepimizin en geç 16:30'da gemide olması gerekiyor. Yine de Palermo merkezinde geçirmek için biraz vaktimiz kalıyor. Rehberimiz bizi gemiye yakın merkezi bir yerde bırakıyor, isteyenlerse tur otobüsüyle direk gemiye gidiyorlar. Biz yemek molasında denize girdiğimizden yemek yiyecek bir yerler aramaya koyuluyoruz fakat açık bir yer bulmakta zorlanıyoruz. Çünkü farkında olmadan siesta vaktine denk gelmişiz. Bütün yemek yenecek mekanlar akşam yemeği zamanında açılıyorlar. Kendimizi bir pastaneye atıyoruz. Bu sırada rehberimiz de bizim oturduğumuz pastaneye geliyor ve onunla hoş bir sohbet eşliğinde İtalya'nın meşhur capuchino'larının tadına bakıyoruz. Zaman çabuk geçiyor ve çok geç kalmadan gemiye doğru yola çıkıyoruz. Akşam kaptanın "Hoşgeldin Kokteyli" var ve giysi kodu "gala". Yani en şık kıyafetlerimizi giyip süslenmemiz gerekiyor. Gemimiz Mallorca'ya doğru yola çıkarken biz de kamaramıza gidip hazırlanıyoruz.
Ada italya'ya dahil olduktan sonra, şehir bazı katı kurallara uyarak daha da genişlemiş. Palermo'yu gezmek için ETS tur rehberinin düzenlediği ekstra tura katıldık. İlk olarak rehberimiz bizi köklerini dallarından aşağıya doğru salan ağaçların olduğu bir parka götürdü. Burada fotoğraf molası verdikten sonra, Palermo katerdraline doğru yol aldık.
Bu katedralin özelliği bütün tarzları içinde barındırması. Katedralin inşasına 12.yy'da başlanmış ve 18.yy'a kadar eklentiler yapılmaya devam edilmiş. Bu katedralin sizi ilk bakışta bu kadar etkilemesinin sebebi de bu bence. Çünkü kafanızda onu tam olarak bir döneme oturtamıyorsunuz. Ne yazıkki katedralin içini gezmeye vakit ayıramadık ve bir pazarın içinden geçerek üçüncü durağımıza doğru yola çıktık. Biz de verimli topraklara sahip bir akdeniz ülkesinde yaşadığımızdan bu sebze-meyve pazarında ilgimizi çeken birşey olmadı.
Üçüncü durağımız Normanlar Sarayı idi. Sarazenlerin 9.yy'da kale olarak yaptırdığı "Palazzo dei Normanni", daha sonra kraliyet sarayına dönüştürülmüş. Saray, bugün yerel hükümete ev sahipliği yapıyor. Bu sebeple, sarayın sadece şapeli (Capella Palatina) ziyarete açık. Eğer burayı yazın ziyaret ediyorsanız, her kilisede olan kıyafet kurallarına uymanız gerekiyor. Kolsuz birşey giyiyorsanız, omuzlarınızı örtmek için size bir şal veriyorlar. Bu şapel içerisindeki bizans mozaikleri gerçekten görülmeye değer. Rehberimizin anlattığına göre, bölge Arapların yönetiminden çıktıktan sonra, Arap ahşap ustaları bölgede yaşamaya devam etmiş ve katedral, şapel gibi görkemli yapıların inşasında çalışmışlar. Bu şapeldeki incelikli geometrik süslemeler de Müslüman ustalarla Hıristiyan zanaatkaların ortak çalışması ile yapılmış.
Dördüncü durağımız için Palermo'nun 8 km güneybatısındaki bir tepenin üzerinde bulunan Monreal kasabasına doğru yol aldık. Burada Norman mimarisinin en iyi örneklerinden biri olan Monreal katedralini gezdik. Bu yapının inşasına 12.yy'da başlanmış. Katedralin iç mekanı 12 ve 13.yy tarihli mozaiklerle süslü.
Tavandaki tahta işçiliği çok sade görünse de çok zengin renklerle süslenmiş ve Arap mimarisinin etkilerini gösteriyor.
Son durağımız Palermo'nun güzel plajlarından biri. Turdaki diğer insanlar yemek molası için restorantlara dağılıyorlar, fakat biz hazırlıklı olduğumuzdan hemen soyunup masmavi denize kendimizi bırakıyoruz. Gemimiz 5'te hareket edecek ve hepimizin en geç 16:30'da gemide olması gerekiyor. Yine de Palermo merkezinde geçirmek için biraz vaktimiz kalıyor. Rehberimiz bizi gemiye yakın merkezi bir yerde bırakıyor, isteyenlerse tur otobüsüyle direk gemiye gidiyorlar. Biz yemek molasında denize girdiğimizden yemek yiyecek bir yerler aramaya koyuluyoruz fakat açık bir yer bulmakta zorlanıyoruz. Çünkü farkında olmadan siesta vaktine denk gelmişiz. Bütün yemek yenecek mekanlar akşam yemeği zamanında açılıyorlar. Kendimizi bir pastaneye atıyoruz. Bu sırada rehberimiz de bizim oturduğumuz pastaneye geliyor ve onunla hoş bir sohbet eşliğinde İtalya'nın meşhur capuchino'larının tadına bakıyoruz. Zaman çabuk geçiyor ve çok geç kalmadan gemiye doğru yola çıkıyoruz. Akşam kaptanın "Hoşgeldin Kokteyli" var ve giysi kodu "gala". Yani en şık kıyafetlerimizi giyip süslenmemiz gerekiyor. Gemimiz Mallorca'ya doğru yola çıkarken biz de kamaramıza gidip hazırlanıyoruz.
Yer:
Palermo, İtalya
24 Kasım 2012 Cumartesi
Pompeii
Tarihi Pompeii şehri kalıntıları Napoli'ye çok yakın. Trenle kalıntıların olduğu yere ulaşmak mümkün. Fakat Napoli tren istasyonunun limana biraz uzak olduğunu gitmeden önce fark edememişiz ve baya yürümek zorunda kaldık. Napoli - Pompeii arası yolculukta Vezüv yanardağını uzaktan görüyorsunuz. Bu yanardağ en son 1944 yılında patlamış ve hiçbir patlaması MÖ 49 yılında Pompeii'yi yuttuğu kadar büyük olmamış.
Pompeii UNECO Dünya mirası listesine girmiş. Sokakları küllerin altında olduğu gibi korunmuş. Kaldırımlarında yürürken kendinizi geçmişin bir parçası olarak hissediyorsunuz. Pompeii ve Herculaneum'da yaşayan 16000 insan MS 79 yılında lavların altında kalarak hayatını kaybetmiş.
İnsanlar küllerin altında adeta mumyalanmışlar ve oldukları gibi kalmışlar. Yandaki fotoğrafta dizlerini kendine doğru çekmiş ellerini yüzüne götürmüş ve küllerle kaplanmış bir insan görüyorsunuz. Küller altında kalan şehir 1599 yılında yapılan bir inşaat kazısı sırasında tekrar keşfedilmiş.
Pompeii'yi gezerken girişlerinde süs havuzları olan evler gördük. En sonunda bunların zenginlerin yaşadıkları villalar olduklarına karar verdik. Çok fazla vaktimiz kalmadığından trenle Napoli'ye geri döndük. Napoli tren istasyonundan limana doğru yürümek yerine otobüse bindik ve limana tam zamanında ulaştık. Vakit darlığından Napoli arkeoloji müzesini ve Herculaneum'u göremedik. Pompeii'den çıkan birçok kalıntıyı bu müzede sakladıklarını okumuştum. Eğer bir gün yolunuz Napoli'ye düşerse ve vaktiniz varsa bu müzeyi gezmenizi tavsiye ederim.
Gemimiz akşam 7 buçukta limandan ayrıldı. Capri adasının yanından geçerek Palermo'ya doğru yol aldık. Gemi gazetesinde, hava güzel olduğu taktirde sabah 8'de Palermo'da olacağımız yazıyordu. Akşam için elbise kodu "casual" olarak belirtilmişti. Üzerimize rahat birşeyler giyip yemeğe gittik. Yemekten sonra ise bizim için hazırlanan şovu izlemek için tiyatro salonuna gittik ve güzel geçen bir günün sonunda kendimizi Akdeniz manzaralı odamızdaki rahat yatağımıza bıraktık :)
3 Kasım 2012 Cumartesi
Napoli

Gemimiz sabah 10 buçukta Napoli limanına yanaştığında, biz erkenden kalkıp geminin açık büfe restorantında kahvaltımızı yapmıştık bile. Gemi gazetesine göre hava sıcaklığının 23-30 derece arasında olması bekleniyordu. Akşam 7'de herkesin gemide olması gerekiyordu. Zira gemi akşam 7 buçukta ikinci durağımız olan Palermo'ya doğru hareket edecekti. Yani bütün gün güzel bir havada Napoli'yi gezebilecektik. Napoli, Campania bölgesinin başkenti. Yaklaşık 1 milyon nüfusuyla İtalya'nın üçüncü büyük, güney İtalya'nın en büyük şehri. Şehir, Napoli Körfezi içinde ve iki volkanik bölgenin arasında kalıyor (doğuda Vezüv yanardağı ve batıda "Campi Flegri"").
Castle Nuovo, 5 kulesiyle Municipal meydanının doğusunda yer alıyor. Bu orta çağdan kalma kale, Napoli gezimize başlamak için güzel bir mekan. Fazla vakit kaybetmemek için kalenin dışında bir tur atıp, Palazzo Reale'ye ("Royal Palace of Naples") geçiyoruz. Burası Napoli'deki en güzel yerlerden biri denilebilir.
Palazzo Reale, Bourbon kralları tarafından kullanılan dört saraydan biri. İçine girme fırsatımız olmadı ama bu sarayın bulunduğu meydan çok güzel.
Aynı meydanda San Francesco di Paola da bulunuyor. Burası bir kilise ve Roma'daki Phanteon'dan esinlenerek tasarlanmış.
Bu meydandan sonra rotamızı uzaktan gördüğümüz Galleria Umberto I'e doğru yöneltiyoruz. Burası 19.yy'da Neo-Klasik tarzda cam ve çelik kullanılarak yapılmış arkadlı bir alışveriş merkezi. Bugün "AVM" olarak bildiğimiz modern alışveriş merkezlerinin ilk örneklerinden biri. Daha önce Milano'da gördüğümüz Galleria Emanuele II'ye çok benziyor, zira aynı kişi tarafından tasarlanmış. Napoli'nin eski şehir merkezi UNESCO dünya mirası listesinde yer alıyor. Rotamızı bundan sonra yanardağı külleri altında yok olan Pompeii'ye çeviriyoruz...
Etiketler:
akdeniz turu,
italya
Yer:
Napoli, İtalya
24 Mart 2012 Cumartesi
Bellagio
Milano'dan trenle Como'ya geldiğimizde açıkçası nereden başlayacağımızı şaşırdık biraz. Etrafta biraz dolandık, sonra da gölün üstünde tekneyle gezmeye karar verdik. Gölün kenarındaki kasabalar arasındaki ulaşımı sağlayan tekneler bu iş için çok uygun. Gölün üzerindeki kasabaların haritasına baktık ve gidebileceğimiz en uzak kasabaya gitmeye karar verdik. Bu kasabanın adı "Bellagio" idi. Como gölü iki uçlu bir çatal gibi uzanıyor. İşte bu çatalın iki ucunun birleştiği yerde Bellagio kasabası yer alıyor.
Aslında gidiş dönüş bilet parası biraz tuzlu (4 yıl önce gittiğimizde kişi başı 20 euroydu). Ama verdiğimiz paraya değdi açıkçası. Como gölünün etrafı dağlık olduğu için bu küçük kasaba büyüyememiş ve aynen olduğu gibi kalmış.
Kasabanın daracık sokaklarından geçen arabaları görseniz gözlerinize inanamazsınız. Hep son model pahalı arabalar. Hani bizim sokakta geçtiğinde dönüp baktığımız cinsten. Ama insan o kadar çok lüks araba görünce artık birsüre sonra bakmaktan usanıyor :))
Milano, modaya yön veren Avrupa şehirlerinden biri. Haliyle Bellagio da bu ünden payına düşeni almış. Ara sokaklardaki dükkanların çoğu deri çantalar, ayakkabılar, cüzdanlar vs. satıyor. Milano'da ve Bellagio'da o kadar çok mağaza gördükten sonra biz de nefsimizi tutamadık ve sonunda kendimize Bellagio'dan bişeyler aldık.
Gölün üzerinden sürekli özel deniz uçakları inip kalkıyordu. Bu da göl etrafındaki villalarda yaşayan insanların profilini gösteriyor tabiiki. Ünlülerin neden Como gölü kenarında evleri olduklarını oraya gittikten sonra daha iyi anladım. Como gölü tam gözlerden uzakta kafa dinleme yeri. 17 Mart 2012 Cumartesi
Como Gölü

Como Gölü aslında çok ünlü bir yer. Ama ünlü olmakta yerden göğe kadar haklı. Hani derler ya cennetten bir köşe diye, işte aynen öyle. Gölün etrafı yüksek ve yeşil dağlarla çevrili. Como aslında küçük bir yer. Gölün çevresinde Como haricinde başka kasabalar da var. Buralara ulaşım karadan ve göl üzerinden sağlanabiliyor. George Clooney'in Como Gölü kenarında bir evi var ama biz görmedik şahsen.
10 Mart 2012 Cumartesi
Milano
Milano'nun güzel ve görkemli bir tren istasyonu var. Tren istasyonundaki "tourist information"dan turistik bir Milano haritası temin edebilirsiniz. Tren istasyonundan çıkınca turuncu bir "tramcar" ile hostelimizin yolunu tuttuk. Milano gezdiğimiz diğer İtalya şehirleri gibi pek turistik değildi. Dolayısıyla etrafta daha çok İtalyan vardı ve şehir, turistleri umursamadan kendi ritminde akıp gidiyordu. İtalya'yı bu kadar gezdikten sonra Milano, gezdiğimiz diğer İtalya şehirleri kadar çekici gelmedi. Güzel bir şehir ama bir Roma'yla kıyaslanmaz tabii. Bunda benim modaya olan ilgisizliğimin ve bir çantaya veya cüzdana dünyanın parasını verecek kadar zengin ve müsrif olmamamın da etkisi yok değil :))

Milano'da mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri "Santa Maria delle Grazie". Bu manastır UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde. Buranın bu kadar özel olmasının sebebi Leonardo'nun "Son Akşam Yemeği (Last Supper)" isimli eserinin manastırın yemekhanesinin bir duvarında bulunması. "Son Akşam Yemeği" Leonardo'nun Mona Lisa'dan sonra en ünlü eseri. Bu eserle ilgili birçok spekülasyon var. Eserin içerisinde gizli mesajlar ve ipuçları olduğu iddia ediliyor. Ne yazıkki resmin olduğu duvarın fotoğrafını çekmeye izin vermiyorlar. Biz de manastırı dışarıdan çektik (bkz. üstteki resim).

Milano'da görülmesi gereken yerlerden başka bir yer ise The Castello Sforzesco. Aslında Milano'da görülecek çok bir yer olmadığından bu şatoyu görülmesi gereken yerler listesinde sayıyorum.

Milano'ya kadar gelip de Duomo'yu görmeden gitmek olmaz tabi. Dış görünümü kadar içindeki vitraylar da yeterince etkileyici.


Duomo'nun hemen yanı başında Galleria Vittorio Emanuele yer alıyor. Burası bütün alışveriş merkezlerinin anası olarak biliniyor.
29 Ocak 2012 Pazar
Venedik
Bütün gün Pisa'da gezdiğimiz için Venedik'e vardığımızda akşam olmuştu ve bizi bir süpriz bekliyordu. Yer ayırttığımız hostelin Venedik'te değil de Veneto'da olduğunu öğrendik. Akşam olmuştu, acıkmıştık ve Venedik'i görmek için sabırsızlanıyorduk. Hostel'den elimize bir harita tutuşturdular. Venedik'e gidebilmemiz için binmemiz gereken otobüsün duraklarını gösteriyordu. Hostelin yeri tam anlamıyla bir "suburban"daydı. Etrafta bir yada iki katlı evler ve birbirini düzgün bir şekilde dik kesen sokaklar vardı. Otobüse binmek için bilet almamız gerekiyordu. Elbetteki hostelden aldığımız haritada bilet satılan yerin de tarifi vardı. Fakat ufak bir sorun daha vardı. Market ve otobüs durakları ters istikametlerdeydi. Otobüs yirmi dakikada bir geliyordu ve sıradaki otobüsü yakalamak için fazla vaktimiz yoktu. Böylece benim sevgili eşim beni yormamak için koşarak bilet almaya gitti. Sonra da otobüsü yakalamak için durağa koştuk. Kaldığımız yerden Venedik'e gitmek yaklaşık yirmi dakika sürüyordu. Venedikte kanal üzerinde seyahat edebilmemiz için iki gün geçerli vapuretti biletlerimizi aldık. Okuduğumuz turist rehberinde 1 numaralı vapurettiyi kullanmamızı tavsiye ediyordu, böylece Venedik'i vapuretti ile gezmiş olacaktık ve 1 numaralı vapurettiyi beklemeye başladık. O sırada 2 numaralı vapuretti geldi fakat biz binmedik. Daha sonra yaşayarak öğrendikki 1 numaralı vapuretti bütün duraklara uğrayarak giderken, 2 numaralı olan ekspres gibi sadece belirli duraklara uğrayarak gidiyormuş. Bizim yemek yemek için gitmek istediğimiz yer San Marco meydanıydı ve iki vapurettinin de son durağı idi. Yani ikisi de o durakta duruyordu. Özetle, 20 dakikada gideceğimiz yolu yaklaşık 1 saatte gittik.
San Marco meydanına vardığımızda saat geç olmuştu ve etrafta pek kimse kalmamıştı. Yemek yiyebileceğimiz açık bi yer bulmak bile problem oldu. Neyse ki açık bi yer bulduk ve karnımızı doyurduk. San Marco meydanıyla ilgili beni en çok etkileyen şey müzikti. Meydandaki kafelerde küçük çaptaki orkestralar çok güzel parçalar çalıyorlardı. Her nekadar meydan büyük olsa da farklı kafelerdeki orkestralar aynı anda çaldığında gürültü oluyor. Böylece meydandaki kafeler bir sistematik geliştirmişler. Biri çalmaya başladığında diğeri mola veriyor ve meydanda gürültü olmuyor. San Marco meydanını terk etmek istememize rağmen saat geç olmuştu ve hostele dönmek zorundaydık. Dönüşte aynı hatayı ikinci kez yapmadık ve 2 numaralı vapurettiyi kullandık :)
Ertesi sabah ilk iş yine kendimizi Venedik'e attık. Venedik gerçekten abarttıkları kadar müthiş bir yer. Akşam vapurettiyle seyahati denediğimizden, sabah Venedik'i, sokaklarını arşınlayarak keşfetmeye karar verdik. Bütün sokaklar birbirinden güzel. Ben biraz sanata meraklı olduğumdan Gallerie dell'Accademia di Venezia'yı görülecekler listesine eklemiştim. Aşağıda gördüğünüz müze bileti üzerindeki resim, galeride özellikle görmek istediklerimden biriydi. Resmin adı "Fırtına" ve Giorgione tarafından 1508 dolaylarında yapılmış. Bu resimde ilgimi çeken aslında herşeyin çok normal görünmesi fakat incelediğinizde tuhaflıkları fark ediyorsunuz.
Arkadaki şehir manzarasının üstünde çakan şimşekleri görüyorsunuz. Bu manzaranın önünde, çalılıkların arasında yarı çıplak bir şekilde bebeğini emziren bir kadın var. Sanki bulunduğu durum çok normal birşeymiş gibi resimden bize doğru bakıyor. Resmin sol alt köşesinde bir genç bir adam var. Elindeki sopaya bakılırsa çoban olabilir. Adam da kadına sanki durum çok normalmiş gibi bakıyor. Peki bu adam çobansa sürü nerde? :)) "Fırtına"nın neyi betimlediği konusunda kesinlik yok. Gombrich'in dediğine göre bu resmi sanattaki en mükemmel yaratılardan biri yapan şey, heryere nüfuz etmiş ışık ve hava. Bu ışık, fırtınanın tuhaf ışığı. Giorgione, kendisinden önce gelenler ve çağdaşları gibi önce nesneleri ve kişileri çizip onları bir mekana yerleştirmiyor. Doğayı, toprağı ağaçları, ışığı, havayı, bulutları, kentleri köprüleriyle insanları bir bütün olarak düşünüyor. Herneyse bu kadar sanata boğulmak beni sıkmasa da sizi sıkabilir tabi.
Venedik'te en çok para kazanan insanların gondolcular olduğunu biliyor muydunuz? Küçük bir tur için 100 euro gibi bir para istiyorlar. Biz sadece iki kişi olduğumuz için bu parayı vermeye kıyamadık açıkçası. Dört kişi olsaydık gondolla kısa bir tur yapabilirdik belki :)) Herneyse bizim kanaldaki ulaşım aracımız gondollardan daha hızlı olan vapurettilerdi. Biz de vapurettiyle idare ettik :)) 
Venedik'te görülmesi gereken bir başka yer ise, Rialto köprüsü (Ponte di Rialto). Bu köprü üzerinde de Floransa'daki gibi mağazalar bulunmakta. Sokaklar arasında gezerken kendimizi başladığımız yerde bulduk. Yürüyerek tekrar vapurettilerin ilk durağına gelmiştik. Bu sefer yine vapurettiyi kullanmaktansa yürümeyi tercih ettik. Yürürken, aslında ilk durak ile San Marco meydanı arasının o kadar da uzak olmadığını fark ettik. Mağazaların olduğu sokakları ve kalabalığı takip ederseniz haritaya bile ihtiyacınız yok, en kestirmeden San Marco meydanına ulaşırsınız :))

Maskeler, Venedikte çok sıklıkla karşılaştığınız şeylerden biri. Venedik karnavalı genellikle Şubat - Mart aylarında Paskalya döneminden 40 gün önce başlar ve "Krep Günü"nde (shrove tuesday) biter. Karnaval yaklaşık birbuçuk hafta sürer ve başlangıç günü Paskalya'yla alakalı olduğundan hersene farklı günlere denk gelir. Venedik'e elbetteki tekrar gitmek ve mümkünse bu sefer Venedik'in içindeki bir otelde kalmayı çok istiyorum. İkinci kez gitmek için de karnaval zamanının en uygun zaman olduğunu düşünüyorum :)) Venedik'i karnaval zamanında görmek için sabırsızlanıyorum...
8 Ocak 2012 Pazar
Pisa
Küçükken Pisa kulesinin "Pizza kulesi" şeklinde yazıldığını ve içinde pizza restoranlarının olduğunu sanırdım. Ne de olsa İtalya, pizzasıyla ünlü bir ülkeydi :) Pisa kulesinin sadece bir çan kulesi olduğunu öğrendiğimde çok büyük hayal kırıklığına uğramıştım. Aslında Pisa kulesi, Pisa'da bulunan katedralin çan kulesi. Gitmeden önce Pisa ve kuleyle ilgili çok fazla araştırma yapmadığımızdan, Pisa kulesinin bulunduğu meydana girip yandaki fotoğraftaki manzarayı gördüğümde çok şaşırmıştım.
Burası belki sadece eğik kulesiyle ünlü fakat, katedral ve vaftizhane de görülmeye değer. Bu meydana girdiğinizde fark ediyorsunuz ki yapıların hepsi sanki birbirini tamamlıyor. Yemyeşil çimler üzerine yayılmış mermer yapılar... Burayla ilgili uyuz olduğum tek şey turistler. Bütün turistler fotoğraf makinasına Pisa kulesini tutarmışçasına poz vermeye bayılıyorlar...
Burası belki sadece eğik kulesiyle ünlü fakat, katedral ve vaftizhane de görülmeye değer. Bu meydana girdiğinizde fark ediyorsunuz ki yapıların hepsi sanki birbirini tamamlıyor. Yemyeşil çimler üzerine yayılmış mermer yapılar... Burayla ilgili uyuz olduğum tek şey turistler. Bütün turistler fotoğraf makinasına Pisa kulesini tutarmışçasına poz vermeye bayılıyorlar...
8 Kasım 2011 Salı
Boboli Bahçeleri

Boboli Bahçelerine girmemize sebep olan şey yandaki fotoğrafta görülen Grotta del Buontalenti yani Buontalenti Mağarası'ydı. Dışarıdan o kadar ilgi çekici görünüyordu ki biz de uzaktan fotoğrafını çekmeye çalıştık fakat bir görevli gelip dışarıdan fotoğraf çekemeyeceğimizi söyledi. Aslında bilet alıp içeri girme gibi bir niyetimiz yoktu fakat görevli kadının tepkisine o kadar sinirlendim ki bilet alıp içeri girdik.


İyiki de girmişiz çünkü Boboli Bahçeleri mutlak gezilmesi gereken bir yer. Boboli Bahçeleri, Medici'nin hanımı Eleonora di Teleodo için tasarlanmış ve Pitti Sarayı'nın arkasında yer alıyor. Sarayı ve bahçeleri gezmek için ayrı ayrı bilet almanız gerekiyor. Biz sadece bahçeleri gezmek için bilet aldık. Park, 16. ve 17.yüzyıla ait heykel koleksiyonuna ve bazı antik Roma eserlerine ev sahipliği yapıyor.
Pitti sarayı aslında ihtiraslı bir banker olan Luca Pitti için yapılmış ve yaklaşık yüz yıl sonra ünlü Medici ailesi tarafından satın alınmış. Saray şuanda bir sanat galerisi olarak kullanılıyor.
Yer:
Floransa, İtalya
7 Kasım 2011 Pazartesi
Arno nehri ve Ponte Vecchio
Arno nehri Floransa şehir merkezinin ortasından geçer diyebiliriz. Nehir üzerinde iki komşusu Ponte Santa Trinita ve Ponte alle Grazie ile birlikte Ponte Vecchio yer alır. Ponte, İtalyanca'da köprü demek. Bildiğimiz köprülerin aksine, bu köprünün üzerinde, fotoğraftan da görüldüğü gibi, çeşitli mağazalar var. Köprünün başka bir ilginç özelliği ise üst kısımında özel bir geçit olması. Bu geçit Palazzo Vecchio'yu Palazzo Pitti'ye bağlıyor. Bu koridor Büyük Dük Cosimo I de' Medici'nin isteği üzerine 1564'te yaptırılmış. Dük halk içinde dolaşırken can güvenliğinden endişe duyduğu için Dük'ün ikametgahı ile hükümet binası arasına bu koridor inşa edilmiş. Ponte Vecchio üzerinde daha önce kasap dükkanları varmış. Fakat Dük geçiti kullanırken kokudan rahatsız olduğu için bu dükkanlar taşınmış ve bunların yerine şuanda da bulunan kuyumcu ve benzeri dükkanlar açılmış. 6 Kasım 2011 Pazar
Uffizi
Uffizi Galerisi, Floransa'da eski bir müze. Bu müze, Avrupa'nın en eski ve ünlü müzelerinden biri. Müze giriş fiyatı yüksek olduğundan, biz dışardan binaya bakmakla yetindik. Yandaki fotoğrafta Uffizi Galerisi'nin iki kanadı görünüyor. Bu iki kanadın arasındaki dar avlu, küçük bir sokak havası yaratıyor. Bu avlunun bir ucu daha önce bahsettiğim Palazzo Vecchio'ya bakıyor, diğer ucu ise Arno nehrine. Bu fotoğrafta Arno nehrine bakan ucunu görüyoruz. 
Bu avlunun her iki kenarında da ünlü İtalyanların heykelleri var. Benim önünde durduğum Leonardo da Vinci'nin heykeli.
Yer:
Floransa, İtalya
24 Ekim 2011 Pazartesi
Piazza della Signoria
Bu meydan, Floransa'nın ana meydanlarından biri. Yandaki fotoğrafta görülen Palazzo Vecchio belediye binası olarak kullanılıyor. Palazzo Vecchio'nun önünde bir sürü heykel var. Bunlardan en ünlüsü Michelangelo'nun David (Davut) heykelinin bir kopyası. Bu heykelin orijinalini Floransa'daki Galleria dell' Accademia'da görebilirsiniz. 
Fontana del Nettuno yani Neptün çeşmesi bu meydanda yer almakta. Neptün Havuzunun ortasında mermerden yapılmış Deniz Tanrısı Neptün'ün heykeli, mermer atlar ve etrafında deniz kızları ve erkek deniz tanrıları var.
Meydanın bir kenarında bulunan Loggia dei Lanzi bir açıkhava müzesi gibi. Yandaki fotoğrafta Giambologna'nın "The Rape of the Sabine Women" heykelini görebilirsiniz. Loggia dei Lanzi'deki heykeller arasında beni en çok etkileyeni bu oldu. Heykellerin yüzlerinden ve vücutlarından o anki duygularını hissedebiliyorsunuz. Heykeller canlı gibi, çok gerçekçi bir his uyandırıyor insanda.
Yandaki fotoğrafta yine Loggia dei Lanzi'de bulunan Giambologna'nın yaptığı başka bir heykeli görüyorsunuz. Bu heykelin adı "Hercules beating the Centaur Nessus". Heykellerin vücutlarındaki kıvrımlar ve hareket insanı büyülüyor.
Yandaki fotoğrafta, Loggia dei Lanzi'deki etkileyici başka bir heykeli görüyorsunuz. Bu heykelin adı Perseus With the Head of Medusa ve Benvenuto Cellini tarafından yapılmış.
Yer:
Floransa, İtalya
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)























