Heineken müzesi Amsterdam'da mutlaka görülmesi gereken yerler listenizde olmalı. Biz, Amsterdam'da kalan son birkaç saatimizi burada geçirmeye karar verdik. Önceden internetten belirli bir saat dilimi için bilet aldık. İlgili saatte müzenin önünde uzun bir kuyruk vardı. İnsanları birarada alıp tura başladılar. Müze içerisinde bira yapımının aşamaları anlatılıyor. Bu bina yıllar öncesinde Heineken biralarının yapıldığı yermiş ama şuanda sadece müze olarak hizmet veriyor.Heineken birası; su, arpa, şerbetçi otu ve Heineken maya özütünden oluşuyor. Müze, teknolojinin nimetlerinden faydalanarak sizi biranın bu yolculuğuna hem görsel, hem de işitsel olarak çıkarıyor. Hatta bir yere girerken yanımızda küçük çocuk olduğundan yüksek ses ve karanlıktan korkar mı diye sordular. Tur bir noktada sona erdi ve kendimiz bu eski bira fabrikasında gezmeye devam ettik. Bol bol ikram edilen biralardan içtik. Arda'ya da Fanta benzeri biri içecek ikram ettiler. Eşim bira doldurma yarışmasına katıldı ve ikinci oldu. Yarışmanın amacı en kısa zamanda en köpüksüz birayı doldurmaktı, dört yarışmacı vardı ve hepsi dünyanın başka bir yerinden gelmişti.
22 Ocak 2023 Pazar
Heineken Experience
1 Ocak 2023 Pazar
Amsterdam 4.gün
Rembrant, Amsterdam için oldukça önemli bir figür. Rijksmüzesinde gördüğümüz Gece Nöbeti resminin heykel haline dönüştürülmüş halini Rembrant meydanında görmek mümkün. Amsterdam'ın merkezine yakın bir konumda yer alan bu meydan, gece hayatı için önemli bir yer olsa da biz burayı sabahın erken saatlerinde incin top oynarken gezdik. Meydana bu isim, ünlü ressam Rembrandt van Rijn'in evinin yakınlarında olduğu için verilmiş. Eskiden bir tereyağı pazarı olan meydan, ziyaretçilerine birçok kafe; gece ise stres atabilecekleri birçok bar ve club seçeneği sunuyor. Meydan diğer birçok popüler turistik yere yürüme mesafesinde olup, tramvayla ulaşım da mümkün.
18 Aralık 2022 Pazar
Amsterdam 3.gün
Biz i Amsterdam card almamıştık. Gereksiz bir şekilde pahalıya geliyordu ama son gün, günlük tramvay biletlerini keşfettik, o daha uygundu. Normalde her yere yürürüz diye düşünmüştük ama bu tatile çıkmadan önce Arda havale geçirdiğinden onu o kadar uzun mesafeler yürütmeye cesaret edemedik. Amsterdam, coffee shoplarıyla ünlü. Ama bu mekanların ünlü olmalarının sebebi bildiğimiz kahve değil, bu mekanlarda satılan hint keneviri ve onun katıldığı çeşitli ürünler. Biz yanımızda çocuk olduğundan bu tarz yerlere girmeye cesaret edemedik ama merak etmedim değil. Otelin her yerinde bu tarz ürünleri otelin içinde tüketmemek gerektiğini belirten uyarılar vardı çünkü bu maddeleri kullandıktan sonra halusilasyon görüp camdan atlayan insanlar olmuş. Kahve dükkanları dışında bu tarz maddeleri kullanmak yasak. Ayrıca, Türkiye'ye getirmek de yasak. Yakalanırsanız cezası var.
30 Ekim 2022 Pazar
Rijksmuseum
Müzenin içinde muhteşem bir kütüphane var ama ne yazıkki sadece uzaktan bakıp fotoğrafını çekebiliyorsunuz.
25 Nisan 2020 Cumartesi
Vondelpark
19 Nisan 2020 Pazar
Amsterdam 2.gün: Van Gogh Müzesi
Van Gogh hayattayken hiçbir eserini satamamış. Günümüzdeki ününü aslında yengesine borçlu. Abisi Theo Van Gogh'un eşi Johanna, erken yaşta elinde Van Gogh'un resimleri ve 1 yaşındaki çocuğu ile dul kalmış. Hayatını bu eserleri tanıtmakla geçiren Johanna, 1905'te Hollanda'da açtığı sergiyle amacına ulaşmış. Ayrıca, Vincent ve abisi arasındaki mektupları da baskıya hazırlamış. Bu mektupların bir kısmını da müzede görmek mümkün.
Vincent Van Gogh ile ilgili biraz Gombrich'ten alıntı yapmak istiyorum: "1853'te Hollanda'da doğan Van Gogh, bir papazın oğluydu. Ressam olmaya karar vermişti. Bir sanat galerisinde çalışan kardeşi Theo onu Empresyonistlerle tanıştırdı. Theo olağanüstü bir insandı. Yoksul olmasına karşın, Vincent için elinden geleni esirgemedi ve güney Fransa'daki Arles'e yaptığı yolculuğun parasını bile ödedi. Vincent, birkaç yıl rahatsız edilmeden çalışırsa, belki bir gün, tablolarını satıp kardeşinin cömertliğinin karşılığını verebileceğini umut ediyordu. Kardeşi Theo'ya yazdığı ve kesintisiz bir günlük gibi okunan mektuplarda, tüm düşünce ve umutlarını ortaya koyuyordu. Neredeyse kendi kendini yetiştirmiş bu alçakgönüllü sanatçının, kendisini bekleyen ünden habersiz yazdığı bu mektuplar, dünya edebiyatının en dokunaklı ve ilginç örnekleri arasında yer alırlar. Bu mektuplarda, sanatçı Vincent'ın görev duygusunu, mücadelelerini ve zaferlerini, umutsuz yalnızlığını ve arkadaş özlemini hissediyor, ateşli bir enerjiyle çalıştığı aşırı yorucu ortamın farkına varıyoruz. Daha bir yıl dolmadan, 1888'in Aralık ayında, Van Gogh bir ruhsal çöküntü, ardından delilik nöbeti geçirdi. 1889'un Mayısında bir akıl hastanesine yatırıldı, ama arada bir kendine gelip resim yaptığı zamanlar oluyordu. Bu ızdırap 14 ay sürdü. 1890 yılının Temmuz ayında, Van Gogh yaşamına son verdi. Öldüğünde tıpkı Raffaello gibi 37 yaşındaydı. Bir ressam olarak 10 yıldan fazla çalışmamıştı ve ününü borçlu olduğu resimlerini, kriz ve umutsuzlukla dolu son 3 yılında yapmıştı. Birkaç yapıtı renkli baskı ile çoğaltılmışlar ve birçok basit odada bile kendilerine yer bulmuşlardır. Van Gogh'un istediği de buydu zaten. Tablolarının, hayran kaldığı renkli Japon baskıları gibi, doğrudan ve güçlü bir etkiye sahip olmasını istiyordu.
Van Gogh, gerçeğin doğru bir şekilde betimlenmesi ile fazla ilgilenmemiştir. O, renkleri ve biçimleri kullanarak, resmini yaptığı şeyler hakkında hissettiklerini ve başkalarının hissetmesini istediklerini iletiyordu. Doğanın bir fotoğraf gibi aynen resmedilişini pek umursamıyordu. Eğer gerekirse, nesnelerin görünüşünü abartmaktan ve hatta değiştirmekten çekinmiyordu. Kendini beğenmiş eleştirmenleri şaşkına çevirmek gibi bir niyeti yoktu. Birinin onun tablolarına ilgi göstereceği konusunda neredeyse tüm umutlarını yitirmişti. Çalışmaya devam etmesinin nedeni, buna kendini zorunlu hissetmesiydi.
Van Gogh, yoğun bir dostluk özlemi içindeydi ve bir dostluk derneği oluşturmanın hayalini kuruyordu. Bu amaçla, kendinden beş yaş daha büyük olan Gauguin'i, Arles'ta birlikte çalışmaya ikna etti. Gaugin, kişilik olarak Van Gogh'tan çok farklıydı. Onda, ne Van Gogh'un alçakgönüllülüğü ne de onun misyon duygusu vardı. Tersine, gururlu ve tutkuluydu. Fakat aralarında kimi ortak noktalar da yok değildi. Van Gogh gibi Gaugin de, oldukça ileri bir yaşta resme başlamıştı ve yine onun gibi kendi kendini yetiştirmişti. Ne var ki ikisinin bu arkadaşlığı bir felaketle sonuçlandı. Van Gogh, bir delilik nöbeti sırasında Gauguin'e saldırınca, Gauguin Paris'e kaçtı." Sanatın Öyküsünden ekleyeceklerim bu kadar.
Sonuç olarak Van Gogh seviyorsanız tatmin edici bir müze. Arda'nın da bu müzeden çok keyif aldığını son bir not olarak da ekleyeyim. Hediyelik eşya bölümünde kendine uygun bir şey bulamayınca Van Gogh'un bir tablosunu istedi, alamayacağımıza göre, elinde tutabileceği bir bardak altlığına razı oldu :)
12 Nisan 2020 Pazar
Amsterdam: 1.gün
Biz sadece önünden geçmekle yetindik. Dar kanallı sokaklarda yürürken kafamın içinde eskilerden "no hash hash no vitamin" şarkısı çaldı hep. Kanal kıyısındaki binaların hepsi eğri. Pencerelerine, kapılarına bakınca bunu daha iyi fark ediyorsunuz.
Amsterdam'da konut sıkıntısı mevcut. Kanalların böldüğü şehre daha fazla ev yapılamazken, kentin nüfusu artmaya devam ediyor. Bu da Amsterdam'daki konut fiyatlarının çok yüksek olması demek ve bu otel fiyatlarına da yansıyor tabiiki. Amsterdam merkezden görece uzak bir yerde Brüksel merkezinde kaldığımızdan daha pahalı bir fiyata kaldık. Zamanında bizdeki gibi kentsel dönüşüm yapılmak istenmiş fakat Amsterdam'ın tarihi dokusunu bozmak istemeyen halk buna karşı çıkmış. Konut problemine bir başka çözüm de kanal üstünde duran tekne evler. Bu küçük tekne evlere köprülerden geçerken rastlamanız mümkün. Hatta otel araştırırken bu tarz evlerin pansiyon gibi kiralandığını da görmüştüm.
Red light district civarında gezerken akşam oldu ve karnımız acıktı. Google'ın da yardımıyla kendimize güzel bir İtalyan restoranı bulduk. Adı cafe piazza. Çok güzel bir yer. Yolunuz düşerse kesinlikle tavsiye ederim.
Otele giderken bir markete uğradık. İçerde gezinirken meyve - sebze reyonu dikkatimi çekti. Poşetlerde hazırlanmış sebzeler vardı. Bir poşetin içinde birer ikişer farklı sebzelerden. Merak edip poşetlerden birini elime aldım. Üzerinde bir yemek tarifi vardı. Çok geçmeden poşetin içindekilerin tarifte yazan miktardaki sebzeler olduğunu anladım. Çok pratik. Yemek için bir tane soğana, bir patates, bir havuca ihtiyacınız varsa sadece o kadar almış oluyorsunuz ve çürüyüp ziyan olmuyor. Hem alırken hem yaparken rahatlık :) Böylece Amsterdam'daki ilk günümüzü tamamlıyoruz.



























