6 Temmuz 2019 Cumartesi

Strasbourg: 1.gün


Münih'ten Strazburg'a trenle geçtik. Bunun için Stutgart'ta aktarma yaptık. Yolculuğumuz yaklaşık 4 saat sürdü. Münih - Stutgart treni kısmen daha konforluydu. Bilet alırken çocuklu olduğumuz için işimizi şansa bırakmadık ve koltuklar için ayrıca para vererek koltuk numarası aldık. Bilet alırken aile diye seçince bize kuşetli bir bölüm verilmiş. Böylelikle rahatça seyahat ettik.
Tren yolculuklarını genel olarak öğle saatlerin ayarladım ki; hem rahatça otelde kahvaltı yapalım, hem düzgün bir saatte check out yapalım, hem de Arda sabah yorulursa öğle uykusunu rahatça trende uyusun da  trende onu oyalamak zorunda kalmayalım. Planladığım gibi de oldu. Arda Stutgart'a kadar aralıksız uyudu. Aktarma yaptığımızda uyandı ama ikinci trende de tabletle, dergiyle falan sorun çıkmadan oyalamayı başardık.
Strazburg'daki otelimiz tren garına çok yakındı. Valizlerimizi koyup şehir merkezine doğru yürüyüşe geçtik. Yukarıdaki haritada 1 numara ile işaretlenen yerdeki turist ofisinden 1.5 euroya haritamızı aldık. Dilerseniz bu linkte kaliteli bir turist haritası bulabilirsiniz. Ama Fransızca :) Turist ofisinin hemen yanında yer alan ve yandaki fotoğrafta görülen bina "La Maison Kammerzell".
Strazburg'un en güzel binası olarak anılan bu bina, yüzyıllar boyunca tüccarlara ait olmuş. 19.yy'daki sahibi Philippe Kammerzell, bakkalmış. 16.yy'da binayı inşa ettiren Martin Braun ise peynir tüccarı. Haritada numaralandırılmış yerleri gezerek yürüyüşümüze devam ettik. 2 numaralı yer "La Façade De La Cathedrale", yani görkemli Strazburg Katedrali. Bu katedralin ilk taşı 1277'de konulmuş. 1439 yılında biten katedral, 19.yy'a kadar en yüksek katedral olma ünvanını elinde tutmuş. Katedralin bulunduğu meydan oldukça hareketli, birçok mağaza ve dükkan var. Kışın burada Avrupa'nın en ünlü kış pazarlarında biri kuruluyormuş. 
3 numaralı durağımız Katedralin içi. İçerideki vitraylar 13. ve 14.yy'da yapılmış.
4 numaralı durağımız, "La Palais Rohan", yani Rohan sarayı. Strazburg'taki son gün içini gezdiğimiz bu saray, 1732 - 1742 tarihleri arasında yapılmış. 19.yy'da Napolyon'nun ev sahipliği yaptığı saray, şuanda 3 ayrı müze olarak hizmet veriyor: Dekoratif Sanatlar Müzesi, Güzel Sanatlar Müzesi ve Arkeoloji Müzesi.
Sarayın hemen yanında, 5 numaralı durağımız "La Musee De L'ouvre Notre Dame" bulunuyor. Bu eski yapının geçmişi katedralin yapıldığı tarihlere kadar uzanıyor. Sol kanat 14.yy'da tekrar yapılırken, sağ kanat 16.yy'da yapılmış. Meydandan görülen binaların arkasında orta çağa ait bir bahçe bulunuyormuş. 1931 yılında beri müze olarak hizmet veren yapı, 11.yy'dan 17.yy'a tarihlenen cam, resim ve mobilyalara ev sahipliği yapıyor.
6 numaralı durağımıza doğru yürürken hava yavaş yavaş kararmaya başladı ve biz acıktığımızı fark ettik. Ara sokaklardan birinde yemek yedik. Yediğimiz restoranın adı Au Vieux Strasbourg. Biraz pahalı bir restorandı fakat yemekler ve servis güzeldi. Özellikle yerel yemekler ilginizi çekiyorsa tercih edebilirsiniz.   
Hava kararınca aradaki durakları atlayıp direk ünlü "Le Petite France"a gitmeye karar verdik. Gece gündüz fark etmez şehrin bu kısmı gerçekten fotoğraf çekmeye doyamayacağınız manzaralar sunuyor. Eskiden bu evlerde balıkçılar, değirmenciler ve tabakçılar yaşarmış. Bu evlerin çoğu 16. ve 17.yüzyıllar arasında yapılmış.
Haritada 10 numarayla gösterilen "Les Pons Couverts" köprülerinin üstünden geçtikten sonra, 11 numaralı "Le Barrage Vauban"a yani baraja doğru yürüdük. Saat geç ve otelimiz bu bölgeye yakın olduğundan gezimizi burada sonlandırdık.
Haritadaki son durak Gutenberg Meydanıydı. Aslında burayı turist ofisine doğru yürürken görmüştük. Ortasında atlı karınca olan küçük bir meydan. Bana göre çok da görülecekler listesinde değil. Ama gelirken geçtiğimiz ve listede olmayan Kleber Meydanı daha güzel ve hareketliydi. Böylece Strazburg'taki ilk günümüz bitti ve ben de yıllarca okuduğum okulun olduğu sokağa ismini veren bu şehri görmüş oldum.

21 Haziran 2019 Cuma

Neue Pinakothek

Münih'teki 3.günümüz aslında yarım bir gündü. Öğleden sonra Strazburg'a doğru yola çıkacaktık. Münih'te yapılacak çok şey var. Bu kısa zamanı hangi biri için ayıracağımızı bilemedim. Otelden çıkıp tren istasyonuna gittik. Valizleri oradaki emanet kasalarına kitledikten sonra görece tren istasyonuna yakın olan Neue Pinakothek'e gitmeye karar verdik. Metroyla gidip müzeye biraz yürüdük. Arda'yla ilk defa bir resim müzesine girdik. Neyse ki sıkılmadı ve bize pek sıkıntı çıkarmadı. Ona tek tek resimleri ve hikayelerini anlattım. Ondan sıkılınca birlikte selfie çektik. En son bölümde de zaten bildiği ve çocuk kitaplarını okuduğu ressamlar vardı (bkz. 1001 çiçek yayınları). Bu müzeyi aslında 13 sene önce gezmiştim ama yılların getirdiği olgunluk ve bilgi birikimiyle birlikte ve tabii ki eşim ve çocuğumla gezmek bana ayrı bir keyif verdi.
Özellikle bir Klimt hayranı olarak son bölümde onun da bir eserini görmekten çok mutlu oldum (bkz.yukarıdaki foto). Belki de pazartesi sabah olduğundan müze çok boştu. Rahatça dolaşıp tren saatimiz el verdiği müddetçe resimlerin önünde oyalanarak gezdik.
Londra'da vaktimiz yetmediğinden National Gallery'deki Sunflowers'ı görememiştik. Neyse ki bu müzede görme şansına eriştik.

19 Nisan 2019 Cuma

Deutsches Museum


Daha önceki Münih seyahatimde gördüğüm ve gerçekten görülmesi gerek dediğim müzelerden biri Deutsches Museum (bkz. https://two-turtles-ontheway.blogspot.com/2010/11/munih-muzeler.html). Wikipedia'ya göre dünyadaki en büyük bilim ve teknoloji müzesiymiş. 


Elimize haritayı aldık ve başladık gezmeye. Biz biletleri online almıştık ama girişte sıra da yoktu. Kapıdan da sıra beklemeden rahatça alınabilir. Belki de bizim gittiğimiz sakin bir dönemdi bilmiyorum. Bu 6 katlı binayı gezmek için bütün günümüzü ayırmıştık zaten. Ben daha önce gördüğüm için buraya kesin bir gün ayırmamız gerektiğini biliyordum. Tabii ki benim ziyaretin üstünden 14 sene geçtiğinden bazı şeyleri hatırlamakta güçlük çektim. Üstelik müzede büyük değişiklikler de vardı. Mesela, müze bölünmüş ve bazı bölümleri şehrin başka bölgelerine taşınarak yeni müzeler oluşturulmuş: Verkehrszentrum (kara araçları ile ilgili) ve Flugwerft Schleissheim (uçaklarla ilgili). Münih'e çok fazla vakit ayırmadığımızdan bu iki müzeyi gezemedik. Bu üç müzeyi de gezmek istiyorsanız bu üçüne toplu bilet alabilirsiniz. Daha uygun oluyor.


14 sene önce Deutsches Museum'u gezdiğimde kocaman bir uçak kesiti gördüğümü hatırlıyorum. Şimdi uçaklarla ilgili küçük bir bölüm kalmış ve bu kısım eskisi kadar etkileyici değil. Deniz araçları ile ilgili bölüm yine de güzeldi. Müzede "hands on" denilen küçük deneylere katılım sağlayabiliyorsunuz. Bir tuşa basıyorsunuz ve kendinizi küçük bir fizik deneyinin içinde buluyorsunuz. Müzenin küçük bir köşesinde cam atölyesi var. Belirli saatlerde canlı olarak camdan değişik şeyler yapıyorlar. Bu süs eşyalarını bu stanttan satın alabilirsiniz.

Daha önce geldiğimde bu müzede internetin nasıl çalıştığıyla ilgili çok güzel ve açıklayıcı bir demostrasyon görmüştüm. O andan sonra taşlar kafamda oturmuştu. Bu sefer bilgisayarlarla ilgili bölümde Enigma dikkatimi çekti. Müzenin küçük bir bölümü de matematik ve geometri ile ilgili basit oyunlara ayrılmış. Bu oyunları çözmek bana çok eğlenceli geldi. Arda da bu bölümden oldukça keyif aldı. 4 yaşındaki oğlumuz ilk gün için beklediğimizin oldukça üstünde bir performans sergiledi. Biz yorulduk ama o yorulmadı ve sıkılmadı. Müze çok ilgisini çekti. Herşeyi dikkatle inceledi. Hangi bölümleri gezdiğimizi elindeki haritadan takip etmeye çalıştı. Dediğim gibi bu müzeyi gezmek çok vakit aldığından öğle yemeğimizi de müzenin restoran kısmında yedik. Arda için çok fazla alternatif yoktu. Sorun çıkma olasılığı en düşük şeyi seçerek ona makarna yedirdim. Menüdeki birçok şeyin içinde domuz vardı. Bu konuda çok tutucu olmasam da tadını ve kokusunu sevmediğimden ben de yemiyorum. Onun da sevip sevmeyeceğini yada midesinin nasıl tepki vereceğini bilemediğimden yedirmedim. Planetarium'a ve observatory kısımlarına giremedik çünkü Arda yaşında küçük çocukları almıyorlardı. En sona bodrum kattaki maden kısmını bıraktık. Daha önce geldiğimde bu bölümü gezmemiştim. Sonradan mı eklendi yoksa biz mi atlamıştık bilemedim. Ama tek kelimeyle mükemmeldi. Bu güzel müze için harika bir son oldu. Kendinizi gerçekten bir madenin içinde hissediyorsunuz. Bir an için bir binanın içinde olduğumu unutup duvarlara dokunmaya başladım. O kadar inandırıcı geldi ki acaba binanın altında madenimsi bir yer mi vardı böyle bir şey yapmışlar diye düşündüm. Bu bölüm aynı zamanda o kadar büyük ki ne zaman sonu gelecek anlayamadık. Uzun uzun yürüdük, bir tünel bir diğerine çıktı. Tam sonu yok herhalde diye düşünmeye başlarken çıktık. Klostrofobik biriyseniz tavsiye etmiyorum ama. Çünkü tüneller gerçekçi yapılmaya çalışıldığından dar, karanlık ve rutubetli. Müzeden çıkmadan "Kid's Kingdom"a girdik. Çocuklar için çok güzel düşünülmüş bir alan. Kocaman legolar, aynalar ve içine girebileceğiniz dev bir gitar var. Arda bu bölümde de çok güzel vakit geçirdi. Sonuç olarak ilk gün planını başarıyla tamamladık. Kalan vaktimizde Marienplatz'a doğru yürüdük. Oradan da Karlsplatz'a yürüdük. Akşamı Münih'teki arkadaşlarımızın götürdüğü güzel bir İtalyan restoranında pizza, şarap ve güzel sohbet eşliğinde bitirdik.

7 Nisan 2019 Pazar

Münih: 1.gün

Çocuk olmadan önce gezmeyi çok seven bir çifttik ve çocuğumuz olduktan sonra da onunla yapacağımız ilk yurt dışı seyahati için çok heyecanlıydık. Bunun için 4 yaşına kadar bekledik. Çünkü daha öncesinde yanımıza puseti de almamız gerekiyordu, her an her şeyi yiyemezdi, uyku saatleri vardı. Uyumadığı zaman çok aksi oluyordu. Çoğu gece zaten uykusuz geçiyordu ve bizim gün içinde bir şeyler yapmaya halimiz kalmıyordu. 4 yaşında geldiğinde artık büyümüştü, tuvalet alışkanlığını kazanmıştı. Yemek problemi yoktu, bizim yediğimiz her şeyi yiyebilirdi. Gece bizimle yatıp sabah bizimle kalkıyordu. Artık eskisi gibi sabah 6'da başımıza dikilmiyordu. Öğlen uykusu olsa iyiydi ama uyumadığı zamanlar da çok sorun çıkartmıyordu. Bir yere gittiğimizde eline yeni bir oyuncak tutuşturursak onunla uzun süre oyalanabiliyordu (not: eşimle asla çocuğun eline telefon tutuşturarak oyalayan insanlardan olmama kararı aldığımızdan bizim onu oyalama yöntemimiz genelde yeni oyuncaklar oldu).
Aslında ilk plan hiç otel değiştirmeyeceğimiz gemi turuydu. Fakat istediğimiz tarihteki turlar doluydu. Hiçbir gemi turu tatilini planımıza uyduramadık. En sonunda Ankara'dan direk uçuşun olduğu Münih'i seçtik. Ben daha önce Münih'te uzunca bir zaman geçirdiğimden benim için asıl destinasyon Instagram resimlerinden görüp buraya mutlaka gitmeliyim dediğim Colmar ve Alsace bölgesiydi.
Tabii ki daha önce Arda'yla yurt içinde birçok seyahat yaptık. Uçağa ilk bindiğinde yaklaşık 9 aylıktı. Fakat bu uçuşlar yurt içi olduğundan uçakta en fazla bir saat vakit geçirmişti. Ya 3 saatlik uçuşta sıkılırsa? Uçağın içinde onu nasıl oyalayabilirdik? Neyse ki Luftansa çocukları düşünmüştü ve uçağa girişte boya kalemi ve boyama kitabı verdiler. Aslında uçuş saati Arda'nın uyku saatiydi. Ama eşek sıpası uyumadı.
Eşim de ben de uyukladık ama o uyumadı ve her boyama sayfasını bitirdiğinde 'bak anne bitirdim' diyerek beni uyuklamamdan uyandırdı. Zaten uçuşun bir kısmı da yeme içmeyle geçti. Özetle, uyumamasına rağmen sorunsuz bir uçuş geçirdik. Münih'te Bold Hotel'de kaldık ve memnun kaldık. Hava alanından tadilat nedeniyle kapalı olan tren durakları sebebiyle biraz dolanarak otelimize ulaştık. Akşam yemeği için Hofbrauhaus'a gideriz diye düşünmüştüm ama çok kalabalıktı ve oturacak bir yer bulamadık. Biraz dolandıktan sonra o meydandaki başka bir restorana oturduk ama bizimle ilgilenen hiç bir garson bulamayınca Marienplatz'a doğru yürüdük ve hoş bir restorana oturduk. Neyse ki Arda'nın kolayca yiyebileceği bir Schnitzel geldi ve ilk günümüz böylece noktalandı.

23 Mart 2019 Cumartesi

Almanya Vizesi

Daha önce bir sürü Schengen vizesi, İngiltere ve Amerika vizeleri aldığımız halde beni en çok strese sokan vize buydu. Aslında evrakları toplamak o kadar zor değil. Çocuk için ekstra muvaffakatname ve kaymakamlıktan alınan onaylı aile nüfus örneği isteniyor. Çocuğun başvuruda yanınızda bulunmasına gerek yok. Peki madem herşey güzel strese girecek ne var dediğinizi duyar gibiyim. Sorun işlem süresi. Daha önce aldığımız vizelerin hepsi en fazla bir hafta içinde elimizde oldu. Dediğim gibi evraklar tam ve doğru olduktan sonra sorun yok.  Ama Almanya konsolosluğunun çalıştığı idata firmasına gittiğimizde başımızdan aşağı kaynar sular döküldü çünkü islem süresi 15 "iş günü" diyordu. Sakın iki hafta gibi algılamayın çünkü ikisi çok farklı şeyler. Biz iki hafta gibi anladığınızdan bir hafta da garanti koyup 3 hafta önceden başvurduk. Fakat hata yapmışız. Ayrıca 15 iş günü sizin evrakları teslim ettiğiniz günden başlamıyor. Idata'nın evrakları konsolosluğa teslim ettiği günden başlıyor. Bu da bir iki gün gecikmeli oluyor. Hatta haftaiçi bir güne bizde olduğu gibi Almanların resmi bir tatil günü denk gelirse sizin üç hafta diye hesapladığınız şey, bizdeki gibi 12-13 iş gününe düşebilir. Idata süre konusunda kesinlikle yardımcı olmuyor. Konsolosluktan kimseye ulaşmanız da mümkün değil. İşiniz tamamen şansa kalmış demektir. Biz üç hafta ciddi stres yaşadıktan sonra, ki bir hafta tatil için 3 hafta stres çekmeye değmez bence, vizemizi uçuşumuzun bir gün öncesi alabildik. Son güne kadar gidip gidemeyeceğimiz belli değildi.

Sonuç olarak size tavsiyem 3 ay öncesinden başvurmanız. Zira en erken seyahatten 3 ay önce başvurabiliyorsunuz. Şimdi yeni düzenlemeyle bu süreyi 6 aya çıkartıp, vize ücretini artıracaklarmış. Bir de uzunca bir sürelik vize verseler de her seferinde bi ton para verip, uğraşıp, strese girmesek. Yada vizesiz gidilecek yerler tercih edilebilir. Örneğin, balkanlar, rusya (biz gittiğimizde vizesizdi) yada yunan adalari (günlük vize almak kapıda kolay). İngiltere de ödediğiniz vize ücretine göre 6 ay yada 2 yıl vize veriyor. Amerikaya da bir kere başvurduğunuzda 10 yıllık vize alıyorsunuz. Üstelik evrak da istemiyor. Adamların nasıl bir istihbaratı varsa bence siz zaten başvurduğunuz an ciğerinize kadar öğreniyorlar.

Biz Almanya'yı Ankara'dan direk uçuş olduğu için tercih etmiştik. Ki çocukla kolay oldu. Her neyse, vize konusunda herkese iyi şanslar. Umarım bizim kadar şanslı olursunuz da uçuşunuzu kaçırmadan vizeniz elinizde olur.

6 Mayıs 2018 Pazar

Londra son gün: Natural History Museum, Science Museum ve National Gallery

Londra'daki son günümüzde Oxford'a gitmeyi planlamıştık. Fakat Kensington bahçelerini gezdiğimiz gün Natural History Museum'a (Doğal Tarih Müzesi) vakit kalmayınca, British museum'da da yangın alarmı çalıp müzeyi gezmek yarım kalınca, son gün Oxford'a gitmek yerine, bugünü gezemediğimiz müzelere ayırmaya karar verdik.
Doğal Tarih müzesinin yukarıdaki fotoğraftaki girişini gördüğümde buraya kesinlikle gitmeliyim dedim. Bana Harry Potter filmlerinden çıkmış gibi geldi. Tabiiki burası Harry Potter'dan oldukça eski. Olsa olsa Harry Potter'ın yazarı bu müzeden etkilenmiş olabilir. Biz sabah erkenden daha müze açılmadan kapısında beklemeye başladık. Bu yüzden yukardaki kısmen boş müzenin fotoğrafını çekebilidim.
Bu müze de diğerleri gibi ücretsiz. Isterseniz müzeye bağışta bulunabiliyorsunuz. Bu müze içerisinde de birçok okul grubu görebilirsiniz. Girişte bizi karşılayan dinazorun adı 'Dippy' imiş. Biz gittiğimizide hala girişteki yerindeydi ama 2017'de büyük bir mavi balina iskeleti ile değiştirilmiş. Hope isimli mavi balina yukarıya asıldığından, 'Dippy'nin müze tabanında kapladığı alan da boşalmış.
Doğa Tarihi Müzesinin büyüleyici koleksiyonunda 70 milyonu aşkın örnek bulunuyormuş. Aslında Charles Darwin ile Kaptan Cook'un botanikçisi Joseph Bank ve diğerlerinin topladığı eserlerin deposu olan müze, geleneksel sergilerin yanı sıra, yaratıcı interaktif sergilere de sahip. Çocukların ilgisini çeken dinazor koleksiyonu gibi bölümleriyle Londra'nın en popüler müzelerinden biri. Burası bilim insanlarının araştırmalarını hala sürdürdüğü bir müze. Natural History museum dört bölüme ayrılmış. Mavi bölgede dinazor galerisi ve images of nature sergisi yer alıyor. Yeşil bölgede ekoloji ve böcekler galerisi, turuncu bölgede vahşi yaşam bahçesi ve kırmızı bölgede yerbilimsel sergiler. Biz gezmeye mavi bölgeden başladık. Buranın devamında Darwin merkezi yer alıyor. Merkezin ilgimizi en çok çeken bölümü Cocoon yani 'koza' oldu. Burada dünyadaki bütün böcek türlerinden örnekler vardı. Ayrıca, bu bölgede güncel bir şekilde bilimsel çalışmalar yapan çalışanlar da vardı.
Müzede bol bol dinazor fosili görmek mümkün. Bu fosillerin yanı sıra müzede animatronik modeller de mevcut. Bu ne demek derseniz; maket, gerçek boyutta, hareket edip ses çıkartan dinazorlar. Bu bölümde ayrıca dinazor yumurtaları da sergileniyor.
Memeliler galerisinde, günümüzde varlığını sürdüren hayvanların yanısıra, fosiller ve bugün dünyadaki en büyük memeli olan gerçek boyutlardaki mavi balinanın yanında küçük kalan türler de sergileniyor.
Gösterişli süslemelerle dekore edilen Crownwell Road girişi, daha önce bahsettiğim (ilk fotoğrafta görülen) büyük merdivenli, Dippy'nin olduğu etkileyici Merkez Salon'a çıkıyor. Exhibition road üzerinde yer alan bir başka giriş ise yandaki fotoğrafta görülen yerbilimsel sergilerin olduğu alana çıkıyor.
'Flaş Haber: Süperman'in süper düşmanı bulundu. Sakın Lex Luther'a söylemeyin ama bilim adamları kripton'u Dünya'da buldu. Kripton taşı, çizgi filminde süperman'in güçlerini zayıflatan tek şeydi. Süperman Geri Dönüyor filminin yazarları, ona uydurma bir formül verdiler. Doğal Tarih Müzesindeki bilim adamları, Sırbistan'da bulunan yeni bir minerali analiz ettiklerinde çok şaşırdılar. Kripton ile aynı formülü taşıyordu. Bu müthiş bir tesadüf. Her sene yaklaşık 30 - 40 yeni mineral bulunuyor ve yaklaşık 4300 mineral biliniyor. Bulunan bu yeni mineralin adı jadarite. Şimdiye kadar bu taşla temasa geçen hiçbir bilim adamı negatif bir etkisini hissetmedi.'
Son olarak bu müzenin tavanından bahsetmek istiyorum. Tavanda yer alan 162 panel, birçok bitkinin resmine ev sahipliği yapıyor. Bunların arasında limon ve şeftali ağaçları gibi meyve ağaçları ve tütün, ayçiçeği gibi bitkiler yer alıyor. Müzenin 1870 yıllarında yapımına başlandığında, Britanya, Kanada'dan Hindistan'a kadar uzanan büyük bir imparatorlukmuş. Kaşifler, dünyanın dört bir yanında buldukları biyolojik çeşitlilikten çok etkilenmiş ve örneklerini evlerine, Britanya'ya göndermişler. Onların buluşları, Viktorya dönemi botanikçilerine ilham vermıiş. Tavanı süsleyen çoğu bitki aynı zamanda ilaç olarak da kullanılıyor. Bazıları ise, pamuk ve çay gibi, o dönemlerde ticareti çok yapılan bitkiler.
Sıradaki müzemiz, Doğal Tarih Müzesinin hemen yanı başında duran Science Museum (Bilim Müzesi). Müzede dünyayı endüstri devrimine ulaştıran buharlı makinalar, dokuma tezgahı, gemicilik ve erken uçaklar gibi İngiliz keşifleri sergileniyor. Science museum, 7 kata yayılmış. Ağır makinalar ve büyük ölçekli aletler müzenin giriş katında sergileniyor. Telekominikasyon, zaman ölçümü, tarım ve hava durumu ile ilgili sergiler 1. katta yer alıyor. Enerji galerisi ve bilgisayarlar 2. katta, sağlık ve uçuş sergileri 3. katta görülebilir. 4 ve 5. kat tıp tarihine adanmış. Müze binasının hemen batısında kalan 4 katlı yapı ise Hoşgeldin kanadı. Exploring Space bölümünde roketler, uydular, uzay modülleri ve iniş ünitelerinin yanı sıra, dünyanın ilk uydusu Sputnik'e ilişkin bilgilerin sunulduğu sergide diğer gezegenlere gönderilen uydular ve aya nasıl ayak basıldığı anlatılıyor. Mayıs 1969 tarihinde Ay'ın etrafında dönen kumanda modülü ile Buzz Aldrin ve Neil Armstrong'u Temmuz 1969 tarihinde aya götüren Apollo 11'in bir replikası burada bulunuyor. Benim ilgimi en çok çeken kısım ise Who am i? galerisiydi. Bu galeride, ilgi çekici interaktif gösterilerin yanı sıra, pek çok nesnenin bulunduğu donanımlı sergilerle beyin bilimi ve genetik bilimindeki son gelişmeler anlatılıyor. Bana kalırsa bu müze genel olarak biraz çağ dışı kalmış. Teknoloji yardımıyla daha ilgi çekici bir müze haline getirilebilir. Müzenin hediyelik eşya bölümüne uğramadan geçmeyin. Ilginizi çeken bir çok şey bulabilirsiniz.
Londra'da cuma gününü müzelere ayırmak çok mantıklı çünkü British museum cuma günleri akşam 8 buçuğa kadar açık ve National Gallery akşam 9'a kadar açık. ilk planımızda burayı gezmeye vakit ayırmamıştık çünkü Londra'da her yeri detaylı olarak gezmeye kalksanız bir ayda bitiremezsiniz herhalde.
Aynı gün içinde hem Natural History Museum'u, hem Science musuemu, hem British museum'un kalan kısmını, hem de National Gallery'i gezmeye çalışınca son müzeye çok az vakit kaldı tabii ki. Galerinin koleksiyonu, 1824'te ülke adına satın alınan 38 adet tablodan 2000'i aşkın eseri kapsayacak kadar gelişmiş. Ana binanın batısındaki Sainsbury kanadında 1260 ile 1510 arasından kalan eserler var. Biz de bu müzeyi hızlı bir şekilde tarih sıralamasına göre gezmeye karar verdik. Müzenin Londra'daki diğer müzeler gibi ücretsiz olduğunu da tekrar hatırlatayım. Müzenin batı kanadında, 1510 ile 1600 yılları arasındaki eserler var. Bu dönemden ilgimi çeken eser, Tiziano (Titan)'ın 'Noli me Tangere' tablosu oldu. Tiziano doksan dokuz yaşına kadar yaşamış. Ünlü ressam, 'ne Leonardo gibi evrensel ilgileri olan bir bilgin, ne Michelangelo gibi üstün bir kişilik, ne de Raffaello gibi kolay ve çekici bir insandı. O herşeyden önce bir ressamdı. Ama boyaları kullanmadaki ustalığı, Michelangelo'nun çizimde gösterdiği ustalığa denk düşen bir ressam.
Bu üstün ustalık ona kompozisyonun zamanla giderek itibar kazanan kurallarını bir yana itme ve apaçık bir şekilde uyumu yeniden kurmak için renge sarılma olanağını verdi.' (Gombrich). Yandaki tablosunun ilgimi çekmesinin sebebi, ressam bir yakınımızın evinde bu tablonun kendi yaptığı replikasının bulunması. O replikayı gördüğümde onun ünlü bir tablonun replikası olduğunu anlamadığımdan resmetmek için ne saçma bir konu demiştim. Ne yazıkki 16.yy başlarında ressamlar öyle her istediği konuyu resmedemiyordu, dini konuları resmetmeliydiler çünkü kiliseler bu tarz eserlere ilgi gösteriyorlardı ve ressamlar yaptıkları tablolardan para kazanmak zorundalardı. Okuma yazma oranları düşük olduğundan insanlar Incil'i resmedilen tablolardan öğreniyorlardı. Kiliseler bu sebeple Incil'den sahneler içeren tablolarla doluydu. 'Noli me Tangere' de Isa'nın tekrar dirildikten sonra Meryem'i teselli etmek için ona görünmesini resmediyor. Meryem onu ilk önce bir bahçivan sanıyor. Meryem onu tanıdığında, Isa ona dokunmamasını istiyor. Tablonun ismi de burdan geliyor. Tablonun x-rayi çekildiğinde, ressamın tablo üzerinde sonradan değişiklikler yaptığı anlaşılmış.
Kuzey kanadı, 17.yy resimlerine ayrılmış. Bu dönemden ilk ilgimi çeken eser, Jan van Eyck'in Giovanni Arnolfini ve Karısı tablosu oldu. Bu müzede turist gibi elimde telefonla sürekli fotoğraf çekesim gelmedi. O yüzden bu eserin fotoğrafını çekmedim. Ama yanda va altta, Gombrich'ten çektiğim fotoğraftan eseri ve ayrıntılarını görebilirsiniz. Jan van Eyck Flaman bir sanatçı. Kendisi aynı zamanda yağlıboyayı bulan ressam.O zamanın resamları boyalarını, tüplerde ya da kutularda ve renkleri önceden hazırlanmış olarak satın almıyorlarmış. Kendi boya pigmentlerini hazırlamak zorundaymışlar ve bunun için renkli bitkileri, madenleri kullanıyorlarmış. Bunları, iki taş arasında kendileri veya çırakları eziyormuş. Bu yolla elde edilen tozu birbirine bağlamak için yumurtayla sulandırıyorlarmış. Jan van Eyck yumurta yerine yağ kullanarak yağlıboyayı bulmuş.
Giovanni Arnolfini ve Karısı  tablosunda, zengin bir Italyan tüccar ve karısı resmedilmiş. "Bu resim, olasılıkla onların yaşamlarının önemli bir anını, evlilik sözü vermelerini gösteriyor. Genç kadın sağ elini Arnolfini'nin sol eline henüz koymuş. Arnolfini de birleşmelerini perçinlemek için sağ elini onun eline koymak üzere. Bir noterden, buna benzer önemli bir törende hazır bulunup tanıklık yapmasını istediği gibi belki de sanatçıdan bu önemli anı bir şahit olarak kaydetmesi istenmiştir. Bu durum sanatçının tablonun göze çarpan bir yerine adının Latince olarak 'Jan Van eyck de buradaydı' diye neden yazmış olduğunu açıklayabilir. Odanın arkasındaki aynada tüm sahneyi arkadan yansımış şekli ile görüyoruz burada aynı zamanda ressamı ve şahidi de görür gibiyiz." (Gombrich). Çift, zengin bir şekilde dekore edilmiş bir oturma odasında görünüyor. O zamanlar yatakların böyle odaların bir parçası olmasına sıklıkla rastlanırmış.
Benim ilgimi çeken bir sonraki eser, aslında bir tablolar serisi. Yandaki fotoğrafı internetten buldum. Genelde kendi çekmediğim fotoğrafları koymuyorum ama bu tabloları anlatabilmek için koymak istedim. Bu tablolar serisinin resssamı Joachim Beuckelaer, ismi ise 'The Four Elements'. Bu dört resim, dört element olarak bilinen Toprak, Su, Hava ve Ateş'i tema olarak kabul etmiş. 16. ve 17.yy'larda, elementleri doğa referans alınarak sembolize etmek yaygınmış. Bu tablolarda, satış veya yemek pişirmek için kullanılan ürünlerin temsili, Incilin bölümleri ile birleştirilmiş. Bu dört resim, italya'da bir müşteri için üretilmiş. Sol üstteki tablonun adı: Toprak (Earth). Sebzeler soldaki kadın tarafından sepetten çıkarılır ve izleyiciye doğru ilerler. Tabloda, onaltı farklı sebze ve meyve çeşidi tespit edilmiş. Tablonun sol üst köşesindeki köprünün üstünde Incil'den figürler mevcut. Sağ üstteki tablonun adı: Su (Water). Bu resimde, satışa sunulan balıklar arasında on iki farklı balık türü tespit edilmiş. Tablonun üst bölümünün ortasındaki kemerin altında yine Incil'den bir sahne var. Sol alttaki tablonun adı: Hava (Air). Bu tabloda farklı kümes hayvanları satışa sunuluyor. Kompozisyonun ortasında uzak bir şekilde yine dinsel öğeler mevcut. Son olarak sağ alttaki tablonun adı: Ateş (Fire). Bu eserde, ateşin üstünde pişirmek için hazırlanmış et ve kümes hayvanları var. Mutfağın ötesinde Isa ve Meryem birlikte otururken resmedilmiş. Gelelim benim bu tabloları sevme sebebime. Ilk olarak tablolardaki metalik renk çok hoşuma gitti. Resimlerdeki insanlar yoğun bir uğraş içinde. Birde sanki bu insanlar sizin onları izlediğinizin farklında gibi. Bir uğraş içindeler ama izlenildiklerini bilir gibi poz vermişler sanki.
Sırada Rembrandt var. Onun başka eserlerini St.Petersburg'daki Hermitage müzesinde görmüştük. 'Rembrandt'ı, öteki büyük ustalardan daha yakından tanıdğımızı hissederiz. Bunun nedeni, sanatçının, yaşamını bir dizi kendi portresiyle inanılmaz bir şekilde belgelemiş olmasıdır. Başarılar içinde yüzdüğü ve revaçta bir usta olduğu gençlik yıllarından, iflasın trajedisiyle yalnız geçirdiği yaşlılık yıllarına kadar uzanan bu portreler, benzersiz bir otobiyografi oluştururlar.' (Gombrich). National Gallery'deki bu portre Rembrandt'ın 34 yaşındaki halini gösteriyor. National Gallery'i layıkıyla gezemedik çünkü çok az vakit ayırmıştık ve kapanma saati geldi. Ne yazıkki 1700 ile 1920 arasındaki eserlerin sergilendiği doğu kanadını göremedik.
Ve Londra gezimizi Harry Potter ile sonlandırdık. Biz ordayken 'Harry Potter and the Cursed Child' oyununun provaları başlamıştı fakat henüz premieri yapılmamıştı. Biz de oyunun oynanacağı binayı şöyle bir uzaktan gördük. Londra'da gitmek isteyip de gidemediğimiz o kadar çok yer oldu ki. Bu şehre bir daha uğrayacağımız kesin. National Gallery'i bir kere daha sakin kafayla gezmek ve görmediğim doğu kanadını görmek isterim mesela. Onun hemen yanı başındaki National Portrait Gallery'i de. Ve tabiiki Victoria and Albert Museum'u. Tate Modern de listemde. Oxford'a gidemedik. O da yapmak istediklerim arasında. Umarım yakın bir zamanda görüşürüz Londra.

17 Mart 2018 Cumartesi

Hyde Park ve Oxford street

Şimdi tekrar üstünde düşününce 5.günü oldukça yoğun geçirmişiz. Günü Hyde Park'ta batırdık ve akşam yemeğimizi de Hyde Park içindeki küçük restoranda yedik. Ingiltere zaten genel olarak pahalı olduğundan restoran fiyatları ingiltere geneline göre normal bizdeki fiyatlara göre pahalıydı tabii ki.
Yukarıdaki fotoğrafta görülen Hyde Park'ın yapay gölünün adı Serpentine. Hyde Park, Londra'daki kraliyet parklarının en büyüğü. Parkın Marble Arch köşesinde Speaker's Corner var. Burası eskiden halk gösterilerinin yapıldığı, kalabalık dinleyici kitlesinin hiç eksik olmadığı bir yermiş.
Günümüzde ise söyleyeceği bir şey olan insanlar pazar sabahları buraya geliyorlarmış. Serpentine üzerinde küçük bir adacık var. Yakınlarda oturan J.M.Barrie burayı kayıp gençlerin adası olarak hayal etmiş. Ünlü yapıtının popüler karakteri Peter Pan'in heykeli gölün kenarında yer alıyor. 2004 yılında göl kenarında Prenses Diana anısına bir süs havuzu yapılmış. Hyde Park'ın hemen yanı başında daha önce gezdiğimiz Kensington Bahçeleri var.
Iki park birbirinden incecik bir yolla ayrılıyor. Hyde Park'a gitmeden önce metrodan Oxford caddesinde inip parka kadar yürüdük. Bu cadde, mağaza ve restoranlarla dolu, kalabalık ve şık.