Bir kısmı Arnavutluk, diğer bir kısmı ise Makedonya içinde kalan Ohrid Gölü gerçekten görülmeye değer bir yer. Bu göl UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alıyor. Gölün kenarına kurulmuş 3 şehir var. İkisi Makedonya sınırları içerisindeki Ohrid ve Struga, diğeri Arnavutluk sınırı içerisindeki Pogradec. Biz gezimize Ohrid gölünün Kara Drin nehrine boşaltıdığı yere kurulmuş olan Struga şehriyle başladık.
Kısa bir fotoğraf molasının ardından 2 gece konaklayacağımız otele, oradan da akşam yemeği yiyeceğimiz restorana gittik. Restoranda bizi bir süpriz bekliyordu: Balkan müzikleri eşliğinde dans eden bir folklör grubu. Güzel geçen gecenin sonunda balkan ezgileriyle dans ederken bulduk kendimizi. Ertesi gün yoğun bir program bizi beklediğinden çok geç olmadan otelimize döndük.
ETS Tur yine bize kıyak geçmiş, diğer kaldığımız otellerde olduğu gibi bize yine manzaralı oda vermiş. Sabah muhteşem bir göl manzarasıyla uyandık.
O sabah kendi rehberimizin yanında bize Ohrid'den yerel bir rehber eşlik etti. Adı Cingiz. Savaş zamanında göç etmeyip burada kalan Türklerden. Çok tatlı bir Türkçesi var. Konuşmasını anlamaktan zorlandığımızda, "Bizim evde konuşulan Türkçeyle konuşsam hiçbirşey anlamazsınız, asıl Türkçe bizim konuştuğumuz" dedi.
Bir önceki gün Ohrid gölünün döküldüğü yeri görmüştük. O sabahki ilk durağımız ise Ohrid gölünün doğduğu yerdi. Manzara o kadar güzel, su o kadar durgundu ki insan burada hiçbirşey yapmadan saatlerce durabilir.
Ohrid'nin kaynağının olduğu yerde St.Naum manastırı var. St Naum, Kiril alfabesinin yaratıcılarından biri olarak tanınıyor. Manastırın içinde o kadar çok tavuskuşu vardı ki Seville'de başlayan tavuskuşu korkum yine alevlendi. Ohrid Gölü yılanbalıklarıyla ünlü. Gölde çifleşen yılan balıkları buradan tam Meksika körfezine kadar gidip yumurtalarını orada bırakıyorlarmış. Fakat Ohrid'e geri dönmeye ömürleri yetmiyormuş.
Yumurtadan çıkan yavrular ise bir şekilde Ohrid gölünün yolunu bulup çiftleşmek için yine buraya dönüyorlarmış. İkinci durağımız Ohrid çarşısı. Ohrid aynı zamanda incisi ile ünlü. Yalnız buradaki inci öyle midyeden çıkmıyor. Ohrid'de yetiştirilen bir balığın pulları toz haline getirilip sıkıştırılarak yapılıyormuş.
Yandaki fotoğrafı görüp de burası Safranbolu mu diye aldanmayın. Burası hala Ohrid. Şehir içerisinde biraz yürüyüşe çıktık ve kaleye uzaktan bir selam çaktık, antik tiyatroyu gördük. Daha sonra tekne turuna geçtik.
Balkan müzikleri eşliğinde çok güzel bir göl turu yaptık. Tito'nun yazlığını gördük. Hava sıcaktı ve su çok durgundu. İçimizen gölün serin sularına atlamak geldi ama hazırlıklı gelmemiştik. Tekne turu sonrasında meşhur Ohrid balığında yemek için bir retorana oturduk. Otele dönünce mayolarımızı giyip göl kenarına indik. Fakat öğlen güneşi gimişti ve hava biraz soğumuştu. Gölün suyu ise buz gibiydi. Biz de ayaklarımızı sokmakla yetindik.
Uzun geçen günün sonunda akşam olmuştu bile. Geceyi Ohrid'deki otelde geçirip ertesi gün erkenden Resne'ye doğru yola çıktık.
19 Nisan 2015 Pazar
7 Şubat 2015 Cumartesi
Karadağ - Arnavutluk Sınırı ve Tiran
Karadağ'dan Arnavutluk'a geçerken kullandığımız yol hiç de ülkeler arası bir yola benzemiyordu. Yol o kadar dardı ki iki otobüs karşılıklı geldiğinde geçemiyordu. Rehberimiz iki ülkenin de bu yola bilerek yatırım yapmadığını anlattı. Arnavutluk'un başkenti Tiran'a geldiğimizde biraz hayal kırıklığına uğradık. Türkiye'nin 30 yıl önceki haline benziyordu. Aslında Arnavutluk ve Tiran'ın tur programı içerisinde yer almasının tek sebebi yol üzerinde olmasıymış. Tiran'ın ana caddesi komünizm zamanında yapılmış ve üzerine uçak inebilecek şekilde tasarlanmış. Zaten geri kalan bütün yollar da daracık.
Tiran'ın merkezindeki meydanda büyük bir İskender Bey heykeli var. Asıl adı Georgi olan İskender Bey'in hikayesi ilginç. Babası Osmanlılara yenilince Georgi'yi iç oğlan olarak Osmanlı sarayına rehin vermiş. İskender adını alan Georgi önemli askeri hizmetlerde bulunmuş ve çeşitli seferlere katılmış. Daha sonra Osmanlılara karşı başkaldırmış. Osmanlı ordusunun taktiklerini çok iyi bildiği için sınırlı bir kaynakla dönemin en büyük askeri gücü olan Osmanlı ordusuna karşı uzun süre direnebilmiş.
Opera binası da İskender Bey Meydanında yer alıyor. Bu binanın ön cephesindeki insan figürlerinden yapının sosyalist döneme ait olduğu hemen hissediliyor.
Meydandaki bir diğer önemli yapı ise Ethem Bey Camisi. 18.yy'da yapılan kare kesitli caminin işlemeleri gerçekten çok güzel. Komünizm döneminde kapatılan cami, 1991'de tekrar ibadete açılmış.
Tiran'daki kısa gezintimizden sonra rehberimiz bizi yemek yemek için "Türkiye Sofrası" diye bir yere götürdü. İlk başta Arnavutluk'a gelip de bir Türk restoranında yemek bana tuhaf gelmişti ama Tiran'ın çok da turistik bir şehir olmadığını fark edince yine en güvenlir yerin bir Türk restoranı olduğuna karar vedik. Otobüs şöförü aracı resmen yolun ortasına park etti ama kimse birşey demedi. Ortalıkta tek bir trafik polisi bile yoktu.
Yemek demişken, Arnavut ciğeri ve Elbasan tava gibi ismini Arnavutluktan alan yemeklerin de uydurma olduğunu öğrendik. Rehberimizin dediğine göre İstanbul'a gelip esnaf lokantası açan bir Arnavut'un icadı olabilirmiş çünkü Arnavutlukta bu isimle anılan yemekler yokmuş.
Tiran'ın merkezindeki meydanda büyük bir İskender Bey heykeli var. Asıl adı Georgi olan İskender Bey'in hikayesi ilginç. Babası Osmanlılara yenilince Georgi'yi iç oğlan olarak Osmanlı sarayına rehin vermiş. İskender adını alan Georgi önemli askeri hizmetlerde bulunmuş ve çeşitli seferlere katılmış. Daha sonra Osmanlılara karşı başkaldırmış. Osmanlı ordusunun taktiklerini çok iyi bildiği için sınırlı bir kaynakla dönemin en büyük askeri gücü olan Osmanlı ordusuna karşı uzun süre direnebilmiş.
Opera binası da İskender Bey Meydanında yer alıyor. Bu binanın ön cephesindeki insan figürlerinden yapının sosyalist döneme ait olduğu hemen hissediliyor.
Meydandaki bir diğer önemli yapı ise Ethem Bey Camisi. 18.yy'da yapılan kare kesitli caminin işlemeleri gerçekten çok güzel. Komünizm döneminde kapatılan cami, 1991'de tekrar ibadete açılmış.
Tiran'daki kısa gezintimizden sonra rehberimiz bizi yemek yemek için "Türkiye Sofrası" diye bir yere götürdü. İlk başta Arnavutluk'a gelip de bir Türk restoranında yemek bana tuhaf gelmişti ama Tiran'ın çok da turistik bir şehir olmadığını fark edince yine en güvenlir yerin bir Türk restoranı olduğuna karar vedik. Otobüs şöförü aracı resmen yolun ortasına park etti ama kimse birşey demedi. Ortalıkta tek bir trafik polisi bile yoktu.
Yemek demişken, Arnavut ciğeri ve Elbasan tava gibi ismini Arnavutluktan alan yemeklerin de uydurma olduğunu öğrendik. Rehberimizin dediğine göre İstanbul'a gelip esnaf lokantası açan bir Arnavut'un icadı olabilirmiş çünkü Arnavutlukta bu isimle anılan yemekler yokmuş.
Etiketler:
arnavutluk,
balkanlar turu,
karadağ,
tiran
Yer:
Tirana, Albania
28 Eylül 2014 Pazar
Bar
Karadağ'ın Bar şehri sadece konaklama amacıyla tur programımızda yer alıyordu. Tur rehberimiz buradaki otellerin Budva'ya göre daha ucuz ve kaliteli olduğunu söyledi. Otele yerleştiğimizde biz de ona hak verdik. Odaları ve yemekleri güzeldi. Hem açık hem de kapalı havuzu vardı ve oldukça temizdi. Bizim odamız her zamanki gibi deniz manzaralıydı :) O civara yolunuz düşerse öneririm, adı Hotel Princess.
Budva'da denize giremeyince içimde kalmıştı, o yüzden otele yerleşir yerleşmez kendimizi havuza attık. Aslında otel deniz kenarında ama deniz pek de girilesi gelmedi bana. Plaj gibi birşey de yoktu zaten. Yemeğimizi yedikten sonra Bar sokaklarında şöyle bir dolaştık. Şirin, sakin ve küçük bir sahil kenti. Günü otel odamızın deniz manzaralı balkonunda içkilerimizi yudumlayarak noktaladık. Önümüzde uzanan kara dağ silüetlerini izlerken bu ülkeye neden Karadağ adını verdiklerini anladık.
Sabah kalktığımızda Arnavutluk'a doğru yola çıkmadan tur otobüsümüzle eski Bar kalıntılarının önünden şöyle bir geçtik. Ne yazıkki fotoğraf çekmeye bile fırsatımız olmadı.
Etiketler:
balkanlar turu,
bar,
karadağ
Yer:
Bar, Montenegro
10 Mayıs 2014 Cumartesi
Sveti Stefan
Sveti Stefan fotoğrafını bir dergide gördüğümde hemen gitmek istediğim yerler listesine eklemiştim. Neyse ki Balkanlar turumuzun duraklarından biri de Sveti Stefan'dı. Ana karaya ince bir yolla bağlanan bu yarımadadaki kasaba, 15.yy'da Türk akınlarına karşı korunmak üzere kurulmuş. 18.yy'ın ilk yarısında 100 ev, 3 kilise bulunan kasabanın nüfüsu 400 kişiymiş. Yakut rengi kırmızı kiremitleriyle küçücük görünen bu yarımadaya ancak o kadar insan sığabilir herhalde.
Yıllar geçtikçe nüfusunu kaybeden kasabanın tamamını 2007'de Singapur merkezli "Amanresorts" şirketi 30 yıllığına satın almış ve tüm yarımadayı ziyarete kapatmış. Aslına uygun restore edilen evler Mayıs 2014'te yani bu ay içinde misafirlerini ağırlamaya başlayacakmış. Biz bu güzel kasabaya uzaktan baktık sadece. Yarımada resortta kalanların haricindekilere kapalı olsa da, yarımadaya uzanan yolun kenarındaki kumsallardan 12 euro karşılığında denize girilebiliyormuş.
Yıllar geçtikçe nüfusunu kaybeden kasabanın tamamını 2007'de Singapur merkezli "Amanresorts" şirketi 30 yıllığına satın almış ve tüm yarımadayı ziyarete kapatmış. Aslına uygun restore edilen evler Mayıs 2014'te yani bu ay içinde misafirlerini ağırlamaya başlayacakmış. Biz bu güzel kasabaya uzaktan baktık sadece. Yarımada resortta kalanların haricindekilere kapalı olsa da, yarımadaya uzanan yolun kenarındaki kumsallardan 12 euro karşılığında denize girilebiliyormuş.
Etiketler:
karadağ,
sven stefan
26 Nisan 2014 Cumartesi
Budva
Kotor'dan sonra rotamızı Budva'ya doğru çevirdik. Budva küçük bir şehir ve şirin bir tarihi kısmı var. Bu kısım haricindeki yerler Türkiye'de de örnekleri görüldüğü gibi Rus tursitlerin akınına uğramış. Karadağ'da kiril alfabesi de kullanıldığından Ruslar burada çok da yabancılık çekmiyormuş gibi görünüyor.
Balkanlar turuna, gezmek için havanın çok da bunaltıcı olmadığı Haziran ayında çıkmıştık. Hal böyle olunca tabii ki denize giremedik. Siz fotoğraftaki insanların denize girdiklerine bakmayın. Üzerimdeki uzun kolludan havanın aslında denize girilmeyecek kadar soğuk olduğunu anlayabilirsiniz. Ama tabii ki denizi ve denize giren bu insanları görünce benim de canım çekmedi değil. Sadece ayaklarımı sokmakla yetinmek zorunda kaldım :( İşte yüzümdeki asık ifadenin nedeni de bu...
Ama sahilde yürürken burnuma gelen ızgara balık kokusu beni kendine çekti ve yüzümü güldürmeye yetti. Budva'ya yolunuz düşerse sahil kenarındaki restoranlarda gözünüzün önünde ızgarada pişirilen balıkları deneyebilirsiniz.
Balkanlar turuna, gezmek için havanın çok da bunaltıcı olmadığı Haziran ayında çıkmıştık. Hal böyle olunca tabii ki denize giremedik. Siz fotoğraftaki insanların denize girdiklerine bakmayın. Üzerimdeki uzun kolludan havanın aslında denize girilmeyecek kadar soğuk olduğunu anlayabilirsiniz. Ama tabii ki denizi ve denize giren bu insanları görünce benim de canım çekmedi değil. Sadece ayaklarımı sokmakla yetinmek zorunda kaldım :( İşte yüzümdeki asık ifadenin nedeni de bu...
Ama sahilde yürürken burnuma gelen ızgara balık kokusu beni kendine çekti ve yüzümü güldürmeye yetti. Budva'ya yolunuz düşerse sahil kenarındaki restoranlarda gözünüzün önünde ızgarada pişirilen balıkları deneyebilirsiniz.
Etiketler:
balkanlar turu,
budva,
karadağ
Yer:
Budva, Montenegro
5 Nisan 2014 Cumartesi
Kotor
Sabah olduğunda ikinci kez ülke değiştirmek üzere Hırvatistan - Karadağ sınırına doğru yol aldık ve güzel manzaralar eşliğinde sınıra vardık. Bu kapıda bizi çok bekletmediler. Karadağ Türkiye'ye vize uygulamıyor. Bizim dilimizde Karadağ olan ülkenin adı yabancılar tarafından yine karadağ anlamına gelen Montenegro olarak biliniyor. Ülkenin kendi dillerinde adı ise "Crna Gora", yine karadağ demek.
Biz rotamızı Kotor'a doğru çevirdik. Kotor körfezi kelebek şeklinde bir körfez. Körfezin etrafında dolanarak tarihi Kotor şehrine gitmek oldukça vaktimizi aldı ama manzara güzel olduğundan çok dert etmedik.
Kotor'a doğru ilerlerken körfezin içinde iki tane ada çıktı karşımıza. Hemen inip fotoğraflarını çektik tabiiki. Bunlardan sol taraftaki Saint-George klisesinin bulunduğu ada. Bu klise, denizin içindeki kayalık adacığın üzerine yapılmış. Hemen yanındaki ise Our-Lady-of-the-Reef klisesinin bulunduğu ada. Bu ada, insanlar tarafından deniz doldurularak oluşturulmuş ve üzerine bir klise yapılmış.
Dolaşa dolaşa sonunda tarihi Kotor'a ulaştık. Şehrin girişindeki surların üzerinde bir aslan kabartması var. Bu kabartmada, aslan pençesiyle açık bir kitap tutuyor. Bu betimleme, zamanında şehrin Venedikliler tarafından diplomasi yoluyla kazanıldığını anlatıyor. Venedikliler fethettikleri şehirlerin girişlerine bu tarz kabartmalar yaparlarmış. Eğer şehir savaşılarak kazanılsaymış kabartma üzerinde yine aslan figürü olurmuş, fakat bu sefer aslanın önündeki kitap kapalı ve pençesi kitabın üstünde olurmuş.
UNESCO Dünya Mirası Listesinde olan bu tarihi şehir aslında oldukça küçük. Şehrin sokaklarında dolandıktan sonra yağmurun da bastırmasıyla kendimizi bir kafeye attık. Yağmur dindiğinde zaten çok da vaktimiz kalmamıştı. Budva'ya doğru yol almak üzere otobüsümüze bindik.
Kotor'la ilgili son bir hikaye daha anlatayım. Yandaki fotoğrafta gördüğünüz kilise çok sapa bir yamacın kıyısına inşa edilmiş. Bu kilisenin hikayesi şöyle: bir zamanlar Kotor'a çok salgın bir hastalık yayılmış ve bu hastalıktan bir sürü insan ölmüş. İnsanlar Tanrı'ya adak adamışlar ve bu kiliseyi inşa edilmesi çok zor olan bu sarp yamaca yapmışlar ki Tanrı bu hastalıktan onları kurtarsın.
Biz rotamızı Kotor'a doğru çevirdik. Kotor körfezi kelebek şeklinde bir körfez. Körfezin etrafında dolanarak tarihi Kotor şehrine gitmek oldukça vaktimizi aldı ama manzara güzel olduğundan çok dert etmedik.
Kotor'a doğru ilerlerken körfezin içinde iki tane ada çıktı karşımıza. Hemen inip fotoğraflarını çektik tabiiki. Bunlardan sol taraftaki Saint-George klisesinin bulunduğu ada. Bu klise, denizin içindeki kayalık adacığın üzerine yapılmış. Hemen yanındaki ise Our-Lady-of-the-Reef klisesinin bulunduğu ada. Bu ada, insanlar tarafından deniz doldurularak oluşturulmuş ve üzerine bir klise yapılmış.
Dolaşa dolaşa sonunda tarihi Kotor'a ulaştık. Şehrin girişindeki surların üzerinde bir aslan kabartması var. Bu kabartmada, aslan pençesiyle açık bir kitap tutuyor. Bu betimleme, zamanında şehrin Venedikliler tarafından diplomasi yoluyla kazanıldığını anlatıyor. Venedikliler fethettikleri şehirlerin girişlerine bu tarz kabartmalar yaparlarmış. Eğer şehir savaşılarak kazanılsaymış kabartma üzerinde yine aslan figürü olurmuş, fakat bu sefer aslanın önündeki kitap kapalı ve pençesi kitabın üstünde olurmuş.
UNESCO Dünya Mirası Listesinde olan bu tarihi şehir aslında oldukça küçük. Şehrin sokaklarında dolandıktan sonra yağmurun da bastırmasıyla kendimizi bir kafeye attık. Yağmur dindiğinde zaten çok da vaktimiz kalmamıştı. Budva'ya doğru yol almak üzere otobüsümüze bindik.
Kotor'la ilgili son bir hikaye daha anlatayım. Yandaki fotoğrafta gördüğünüz kilise çok sapa bir yamacın kıyısına inşa edilmiş. Bu kilisenin hikayesi şöyle: bir zamanlar Kotor'a çok salgın bir hastalık yayılmış ve bu hastalıktan bir sürü insan ölmüş. İnsanlar Tanrı'ya adak adamışlar ve bu kiliseyi inşa edilmesi çok zor olan bu sarp yamaca yapmışlar ki Tanrı bu hastalıktan onları kurtarsın.
Etiketler:
balkanlar turu,
karadağ,
kotor
Yer:
Kotor, Montenegro
29 Mart 2014 Cumartesi
Dubrovnik
Bu yolculukta toplam 5 adet ülke gezecektik. Bu da otobüsle 4 sınır kapısı geçeceğimiz anlamına geliyordu. Yandaki resimde yolculuğumuzun ilk sınırı olan Bosna-Hırvat sınırını görebilirsiniz. Biz otobüste beklerken rehberimiz pasaport işlemlerini halletti. Bu sınır kapısında ne yazıkki sistemin yavaşlığından dolayı beklemek zorunda kaldık. Ayrıca biz gitmeden bikaç ay önce Hırvatistan Schengen vizesi uygulamasına başladığından dolayı da işlemler uzun sürdü.
Dubrovnik'e vardığımızda hava kararmak üzereydi. Otelimize yerleşip akşam yemeğimizi yedik. Şanslıydık ki odamız deniz manzaralıydı (bkz. yandaki fotoğraf) ve güzel bir balkonu vardı. Yemek yedikten sonra liman etrafında kısa bir tur attık. Bu kısımda çok fazla vakit geçirilecek kafe-bar tarzı yerler yoktu. Bulduğumuz küçük bir bara oturup içeceklerimizi yudumladıktan sonra dinlenmek üzere odamıza çekildik.
Ertesi sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra tarihi Dubrovnik'e doğru yola çıktık. Rehberimiz bize kısa bir tur yaptırdı. Mostar'da olduğu gibi burada da yanımızda yerli bir rehber bulundurma zorunluluğu vardı. Tabii ki Türkçe bilen bir rehber olmadığından ETS tur rehberinin ayarladığı rehber sadece yanımızda bizimle dolandı ve bütün işi bizim rehber yaptı. Tarihi Dubrovik aslında oldukça küçük bir yer. 5 dakikada bir ucundan diğer ucuna yürüyebilirsiniz. Etrafı surlarla çevrilmiş. Dubrovnikliler denizden gelecek bir saldırıdansa karadan gelecek bir saldırıdan korktuklarından kara kısmındaki surları daha kalın yapmışlar. Dubrovnik'in UNESCO Dünya Mirası Listesinde olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Yandaki fotoğrafta gördüğünüz heykel Orlando heykeli. Bu heykelin özelliği bir zamanlar kolunun terziler tarafından "Orlando Dirseği" adıyla bir ölçü birimi olarak kullanılmasıymış.
Rehberimiz bizi serbest bıraktıktan sonra kendi başımıza ilk olarak teleferikle yukarıdan şehri keşfetmeye karar verdik. Rehberimiz teleferik ücreti verirken euro kabul etmediklerini söylediği için eurolarımızı yerli para birimi olan kuna'ya çevidik. Teleferikle yukarı çıktığımıza gerçekten değdi çünkü manzara bir harika. Teleferikten çıktıp biraz yürüdükten sonra bir restoranta oturduk. İçeceklerimizi yudumlarken tarihi Dubrovnik manzarasının keyfini çıkarttık.
Teleferikle şehre indiğimizde acıktığımızı farkettik ve bir restorana oturduk. Sanırım restorantın adı Klarissa'ydı. Oldukça güzeldi. Kendi yapımları olan şaraplarından tattık ve yanında deniz mahsüllü makarna yedik.
Biz Haziran ayında gittiğimizden havalar henüz denize girilecek kadar ısınmamıştı. Zaten Dubrovnik'in plajlarını gördükten sonra bende pek denize girme hevesi de kalmadı çünkü "beach" diye tanımlanan yerler benim hayalimde canlandığı gibi kumsal değil, kayalıktı.
İnsanlar belirli bir ücret karşılığında Dubrovnik surları üzerinde yürüyorlardı. Teleferikle çıktığımız tepeden gördüğümüz manzara bize yettiğinden biz surların üzerine çıkma gereği duymadık.
Tarihi Dubrovnik limanına gittiğinizde bir sürü tur şirketiyle karşılaşabilirsiniz. Bu turlar korsan gemisi görünümlü ahşap gemilerle karşıdaki Lokrum adasına götürüyorlar. Adada bir manastır haricinde çok birşey olmadığından biz gitmedik. Bütün gün eski Dubrovnik'te avare avare gezip alışveriş yaptıktan sonra elimizde kalan kunalara dondurma aldık.
Metal kunaların üzerinde balık, kuş, ayı gibi hayvan resimleri var. Benim çok hoşuma gitti.
Rehberimiz daha erken bir saatte otobüsle otele döndüğünden biz otele taksiyle döndük. Zaten tarihi Dubrovnik'le kaldığımız otelin arası çok olmadığından taksi çok fazla tutmadı. Akşam yemeğinin ardından yine limanda kısa bir yürüyüş yaptık ve balkonumuzdaki manzaranın tadını çıkarttık.
Dubrovnik'e vardığımızda hava kararmak üzereydi. Otelimize yerleşip akşam yemeğimizi yedik. Şanslıydık ki odamız deniz manzaralıydı (bkz. yandaki fotoğraf) ve güzel bir balkonu vardı. Yemek yedikten sonra liman etrafında kısa bir tur attık. Bu kısımda çok fazla vakit geçirilecek kafe-bar tarzı yerler yoktu. Bulduğumuz küçük bir bara oturup içeceklerimizi yudumladıktan sonra dinlenmek üzere odamıza çekildik.
Ertesi sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra tarihi Dubrovnik'e doğru yola çıktık. Rehberimiz bize kısa bir tur yaptırdı. Mostar'da olduğu gibi burada da yanımızda yerli bir rehber bulundurma zorunluluğu vardı. Tabii ki Türkçe bilen bir rehber olmadığından ETS tur rehberinin ayarladığı rehber sadece yanımızda bizimle dolandı ve bütün işi bizim rehber yaptı. Tarihi Dubrovik aslında oldukça küçük bir yer. 5 dakikada bir ucundan diğer ucuna yürüyebilirsiniz. Etrafı surlarla çevrilmiş. Dubrovnikliler denizden gelecek bir saldırıdansa karadan gelecek bir saldırıdan korktuklarından kara kısmındaki surları daha kalın yapmışlar. Dubrovnik'in UNESCO Dünya Mirası Listesinde olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Yandaki fotoğrafta gördüğünüz heykel Orlando heykeli. Bu heykelin özelliği bir zamanlar kolunun terziler tarafından "Orlando Dirseği" adıyla bir ölçü birimi olarak kullanılmasıymış.
Rehberimiz bizi serbest bıraktıktan sonra kendi başımıza ilk olarak teleferikle yukarıdan şehri keşfetmeye karar verdik. Rehberimiz teleferik ücreti verirken euro kabul etmediklerini söylediği için eurolarımızı yerli para birimi olan kuna'ya çevidik. Teleferikle yukarı çıktığımıza gerçekten değdi çünkü manzara bir harika. Teleferikten çıktıp biraz yürüdükten sonra bir restoranta oturduk. İçeceklerimizi yudumlarken tarihi Dubrovnik manzarasının keyfini çıkarttık.
Teleferikle şehre indiğimizde acıktığımızı farkettik ve bir restorana oturduk. Sanırım restorantın adı Klarissa'ydı. Oldukça güzeldi. Kendi yapımları olan şaraplarından tattık ve yanında deniz mahsüllü makarna yedik.
Biz Haziran ayında gittiğimizden havalar henüz denize girilecek kadar ısınmamıştı. Zaten Dubrovnik'in plajlarını gördükten sonra bende pek denize girme hevesi de kalmadı çünkü "beach" diye tanımlanan yerler benim hayalimde canlandığı gibi kumsal değil, kayalıktı.
İnsanlar belirli bir ücret karşılığında Dubrovnik surları üzerinde yürüyorlardı. Teleferikle çıktığımız tepeden gördüğümüz manzara bize yettiğinden biz surların üzerine çıkma gereği duymadık.
Tarihi Dubrovnik limanına gittiğinizde bir sürü tur şirketiyle karşılaşabilirsiniz. Bu turlar korsan gemisi görünümlü ahşap gemilerle karşıdaki Lokrum adasına götürüyorlar. Adada bir manastır haricinde çok birşey olmadığından biz gitmedik. Bütün gün eski Dubrovnik'te avare avare gezip alışveriş yaptıktan sonra elimizde kalan kunalara dondurma aldık.
Metal kunaların üzerinde balık, kuş, ayı gibi hayvan resimleri var. Benim çok hoşuma gitti.
Rehberimiz daha erken bir saatte otobüsle otele döndüğünden biz otele taksiyle döndük. Zaten tarihi Dubrovnik'le kaldığımız otelin arası çok olmadığından taksi çok fazla tutmadı. Akşam yemeğinin ardından yine limanda kısa bir yürüyüş yaptık ve balkonumuzdaki manzaranın tadını çıkarttık.
Etiketler:
balkanlar turu,
hırvatistan
Yer:
Dubrovnik, Croatia
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



