Gezimizin üçüncü günü için farklı bir planımız vardı. Londra'nın dışına çıkıp Windsor Kalesi, Bath ve Stonehenge gibi yerleri görmek. Bunun için internetten bir tur satın aldık. Sabah bizi otelimize yakın bir yerden alıp Viktorya istasyonuna götürdüler. Orada bütün günü geçireceğimiz tur otobüsüne bindik. Ilk durağımız Windsor Kalesiydi. Londra'dan Windsor Kalesine giden yol aynı zamanda Heathrow havalalanına giden yol. Bu yüzden yolda oldukça trafik vardı. Havaalanını geçince trafik birdenbire azaldı.
Windsor Kalesi, 11.yy'da Fatih William tarafından yaptırılmış. Surlarla çevrili alan alt, orta ve üst (yukarıdaki fotoğrafta görülen) bölgeler olarak ayrılmış. Merkezde ise, 1170 tarihli yandaki fotoğrafta görülen Round Tower var. Yüzyıllar içinde kuleye birçok ekleme yapılmış. 1992 yılında meydana gelen yangının verdiği hasarı gidermek üzere restorasyon çalışmaları yapılmış. Üst bölgede yer alan Devlet Konutları kraliçenin burada ikamet ettiği dönemde ziyarete kapalıymış. Kraliçenin en sevdiği resmi konutunun Windsor Kalesi olduğunu burada söylemeden geçemeyeceğim. Devlet Konutlarına gelirsek, oymalı ve yaldızlı Fransız ve Ingiliz mobilyalarıyla döşenmiş daireler, Gobelins duvar halılarıyla, Rubens ile van Dyck'in başyapıtlarıyla ve Antonio Verrio'nun resimlediği tavan sahneleriyle süslenmiş.
Kalede görülmesi gereken bir diğer yer ise Queen Mary's Dolls' House. Sir Edward Luytens'in tasarladığı bu bebek evnde hakiki Wedgewood porselenler ve işler durumda minik bir elektrik süpürgesi var. Ayrıca evin su ve elektrik tesisatı da çalışır durumdaymış. Yandaki fotoğrafta sağda görülen ve kale surları içinde yer alan St. George's Chapel (1478-1511 yılları arasında yapılmış), mimari açıdan oldukça etkileyici. Düşey Gotik tarzının bir örneği olan şapel, Wesminster Abbey'deki VII.Henry şapeli ile eşdeğer. Iç alanlarda fotoğraf çekmek yasak olduğundan yine bol bol dış alan fotoğrafı çektik.
Kalenin alt tarafındaki sokaklarda turistik eşya satan dükkanlar ve restoranlar mevcut. Windsor kalesine çok yakın bir konumda ünlü Eton koleji yer alıyormuş. 550 yıldan uzun bir süredir eğitim veren okul, 20den fazla Ingiliz başbakanı yetiştirmiş. Ayrıca, Prens William ve Harry de bu okuldan mezun olmuş. Bir sonraki durağımız yandaki fotoğrafta yer alan Bath. Burası adından da anlaşıldığı üzere tarihi çok eskiye uzanan Roma hamamlarıyla ünlü. Jane Austen romanları okuyanlara da Bath ismi tanıdık gelecektir. Yazarın romanlarında adı geçen bu yerde Austen uzun yıllar yaşamış.
Roma hamamları, Windsor Kalesi ve Stonehenge girişleri tur ücretine dahildi. Roma hamamı müzesi gerçekten çok güzel düzenlenmiş. Bizim ülkemizde bundan kat be kat daha güzel yerler olmasına rağmen sunuma yeteri kadar önem vermediğimizden bu kadar güzel görünmüyor. Müzenin her bir köşesinde ayrı bir canlandırma var. Müzenin sonralarına doğru 'Roman Baths Today' şeklinde bir yazı gördük. Roma hamamı geleneği Roma imparatorluğu ikiye ayrıldığında sadece doğu kısmı tarafından devam ettirilmiş. Batı Roma imparatorluğunda hamam geleneği unutulmuş ve halihazırdaki hamamlar kullanılmadığı ve bakım yapılmadığı için yıkık duruma gelmiş. Doğu Roma imparatorluğu yıkıldığında ise bu geleneği Türkler almış ve devam ettirmiş. Bugün Türk hamamı olarak bilinen gelenek, 19.yy'da tekrar Avrupa'ya tanıtılmış.
Türk hamamı, Roma hamamının bir çok elementini içinde barındırıyor: soyunma yerleri, soğukluk, sıcaklık, ısıtma yeri, tellak/natır masajı. Roma hamamı da Türk hamamı gibi rahatlatıcı bir deneyimmiş. Türk hamamlarının Roma hamamlarından farkı, erkeklerle kadınların farklı yerlerde yıkanması ve hamam öncesi spor olmaması. Roma hamamlarında insanlar önce spor yapıp daha sonra yıkanırmış. Hamamlar bizim şimdi bildiğimiz spor salonu işlevini de yerine getirirmiş.
Bath'de verilen serbest zamanda sokaklarda şöyle bir gezdik. Bath, küçük şirin bir kasaba. Avon nehri kenarına kurulmuş. Nehir üzerinde Floransa'daki Ponte vecchio köprüsüne benzeyen (yukarıdaki fotoğrafta görülen), Pulteney köprüsü var. Ve son durağımız merakla beklediğimiz Stonehenge.
Stonehenge, Salisbury düzlüğündeki tarihöncesi bir anıt. Neolitik taş devri ile Bronz çağı arasında birden fazla etapta tamamlanmış. Burası tabii ki Unesco Dünya mirası listesinde. Birçok işlevi olduğu düşünülen Stonehenge, tarihönesi devirde büyük bir mezarlık olarak da kullanılmış. Dik bir şekilde duran ve yukarıdan bakıldığında iç içe iki daire oluşturan taş topluluğu, yeşil çimenlerin ortasında hepimizin aşina olduğu sade görüntüsünü sunuyor bize.
Tur otobüsünün bizi bıraktığı yerde bir müze var. Ama biz ilk olarak taşların kendisini görmeye karar verdik. Taşların olduğu alana tur otobüsünün bıraktığı yerden ring var. İlk olarak müzeyi gezerseniz taşları görmeye vaktiniz yetmeyebilir. Bir günde üç farklı yeri görünce zaman herşeye yetmiyor tabiiki. Bu turla ilgili yorumlarda ilk olarak müzeyi gezen bir çiftin asıl taşları görmeye vakitlerinin kalmadığını okumuştum. Nitekim biz de ilk olarak taşları görünce müzeye vaktimiz kalmadı.
Sadece hediyelik eşya dükkanını gezebildik. Stonehenge sırrı hala tam olarak çözülememiş bir yapı. Taşların nasıl kaldırıldığının dışında, taşların bu bölgeye kilometrelerce uzaktaki taş ocaklarından nasıl getirildiği de çözülemeyen bir durum. Stonehenge´in iki mil yakınında Durrington Duvarı adlı yerde MÖ 2500´e ait, yapım tekniği Stonehenge´e çok benzer, dairesel ağaç bir yapı bulunmuş. Bunun Stonehenge öncesi benzer bir amaçla yapılan bir yapı olduğu düşünülüyormuş. Stonehenge taşları, ekinokslara ve tutulmalara göre yerleştirilmiş.
Bu dairesel yapının girişinde, heel stone adında işlenmemiş bir taş duruyor. Bu taş, yaz gündönümünü işaret ediyor, yani gündüzün en uzun olduğu günü. O gün, taş çemberinin merkezinden bakıldığında, güneş, heel stone üzerinden doğuyor. Her sene binlerce insan bu olayı izlemek için Stonehenge'e geliyor. Günümüzde dünyanın açısı 4500 yıl öncesine göre 1 derece kaydığından, güneş bu kaya parçasının 1 derece sağından doğuyor. Kış dönümünde ise, Heel Stone'dan taş çembere doğru bakıldığında güneş, çemberin tam ortasından batıyor. Heelstone'dan Avon nehrine doğru belli belirsiz iki paralel çizgiden oluşan bir yol uzanıyor. Tur rehberimizin teorisi, Stonehenge'in günümüzün kliselerine benzer bir yapı olduğu.
Çevrede bulunan Stonehenge'den daha küçük, farklı malzemelerden inşa edilmiş, Stonehenge benzeri başka yapılar da olduğunu düşünürsek bu teori oldukça mantıklı görünüyor. Müzenin olduğu bölgede, Stonehenge'i inşa edenlerin evlerini yandaki fotoğrafta da gördüğünüz gibi yeniden canlandırmışlar. Bize ayrılan süre burada sona erdi, turumuz bitti ve Londra'ya geri döndük.
Tur otobüsünden Harrods'ın önünde indik. Harrods, sadece Londra'nın değil, aynı zamanda dünyanın en ünlü ve en büyük mağazalarından biri. Anlatılmaz yaşanır diyebilirim çünkü şimdiye kadar gördüğüm mağazalardan hiçbirine benzemiyor. Mağazanın 160 yıllık bir geçmişi var. Tabii ki lüks ve özel koleksiyonlara ev sahipliği yapıyor. Mağaza 7 kattan ve 330 departmandan oluşuyor. Yiyecek, kıyafet, ev gereçleri, teknolojik aletler, ne ararsanız var. Kıyafet bölümünde tasarımcılara ayrılmış departmanlar var. Valentino, Prada, Dior gibi dünyaca ünlü tasarımcıların koleksiyonlarını deneyip satın alabilirsiniz. Mağazanın içinde 27 tane restoran mevcut. Eve döndüğünüzde size Harrods'ı hatırlatacak bir hediyelik eşya dükkanı bile var. Bu tur sayesinde bir gün içerisinde oldukça fazla yer gördük. Bu turu anlattığım yerleri kısıtlı bir zaman dilimi içerisinde görmek isteyenler için kesinlikle tavsiye ederim. (Harrods'ın turla alakası yoktu, biz kendimiz gezdik).
30 Nisan 2017 Pazar
19 Mart 2017 Pazar
Londra: 2.gün
İnsanlar büyük bir ciddiyet ve sessizlik içinde, durmadan duraksamadan, kimseyle konuşmadan, hızlı hızlı yürüyordu. Çocuklar okula gidiyordu. Hava serin olmasına rağmen kız çocuklar etek, erkek çocuklar şort giymişti. Altlarında da diz altı çorap vardı. Çok şık duruyorlardı. Katedralde çok oyalanmayıp Wesminster Abbey'e geçtik. İşte asıl görülmesi gerçek kilise burası. Giriş 20 pound ama verdiğiniz paraya değer. Giriş ücretine kulaklıklı rehber de dahil. Açılış saati 9 buçuk ve kapanış saati güne göre değişiyor. Haftanın çoğu günü öğleden sonra 3 buçukta kapanıyor. Kapanış saatinden 1 saat önce içeri almayı kesiyorlar. Bu yüzden diğer yerleri öğleden sonraya bırakarak burayı erken bir saatte gezdik. Abbey'e geldiğimizde önünde baya bir kuyruk vardı ve daha açılmamıştı. içeriye almaya başlanınca kuyruk hızla eridi.
Ortaçağ mimarisinin görkemli bir örneği olan manastır, bir zamanlar Parliment Square'in güneyinde bulunan bir Benedikten kilisesiymiş. 11.yyda Aziz Edward'ın kurduğu manastır, Reform döneminde korunmuş ve kraliyet törenlerine ev sahipliği yapmayı sürdürmüş. II.Elizabeth 1953 yılında burada taç giymiş, Prenses Diana'nın cenaze töreni 1997 yılında burada düzenlenmiş ve Prens William ile Catherine Middleton 2011 yılında burada evlenmiş. Burası aynı zamanda kralların, kraliçelerin, ülkenin önde gelen devlet adamlarının, askerlerin, bilim adamlarının, müzisyenlerin ve edebiyatçıların gömüldüğü bir mabet. Hatta Da Vinci'nin şifresi filminde son sahnelerden biri buradaki Isaac Newton'ın mezarının önünde geçiyor. Newton'ın yanı sıra Charles Darwin de buraya gömülmüş. Buradaki başka bir ünlü mezar, adsız bir askere ait.
I.Dünya Savaşında savaş alanında bulunan adsız bir asker, 1920'de buraya gömülmüş ve bu mezar Ingiltere'nin savaşta yitirdiği askerelerine adanmış. Abbey'e girişler kuzey kapısından yapılıyor. Batı kapısı ise doğrudan 31 metre yüksekliğindeki Gotik nefe açılıyor. Koronun bulunduğu bölümden Yüksek Altar'a geçiliyor. Yüksek Altar'ın çevresi kraliyet mezarlarına ayrılmış. Saatin ters yönünde ilerlediğiniz zaman sırasıyla I.Edward, II.Henry, II.Edward ve II.Richard'ın yattığı yerleri görürsünüz. Taç giyme törenlerinde kullanılan taht, tören zamanı Yüksek Altar'da duruyormuş.
Kullanılmadığı zaman ise, Nef'in bulunduğu Batı girişinin hemen köşesinde yer alıyor. Tahtın değişik bir de hikayesi var. Bu tahta koltuk, İskoç krallarının taç giyme törenlerinde kullandıkları, Kral I.Edward'ın 1296'da Iskoçya'dan getirdiği, Scone taşını içermesi için tasarlanmış. 1953'te Kraliçe II.Elizabeth bu tahtta taç giymiş. Tahtın içindeki Scone taşı, taç giyme törenlerinde geri alınmak üzere, 1996'da Iskoçya'ya iade edilmiş.
Klisenin iç tarafındaki VII.Henry'nin Şapeli, Bath Şovalyeleri tarikatına ait gösterişli bayrak ve sancaklarla dekore edilmiş. Şapelin duvar işçiliği ve ahşap boyamaları son derece etkileyici. VII.Henry burayı gömüleceği yer olması amacıyla 1503'te yaptırmış. Saatin ters yönünde ilerleyince, şapelin çevresinde sırasıyla I.Elizabeth ve I.('Kanlı') Mary'nin mezarlarını görebilirsiniz. İki kraliçe kardeş olmalarına rağmen hiç anlaşamamışlar. Mary, idam ettirmek niyetiyle Elizabeth''i Tower of London'a hapsettirmiş. Ayrıca VII.Henry'nin yanı sıra Stuartlardan II.Charles'ın, III.William'ın ve Iskoçya kraliçesi Mary'nin mezarları da burada. Yüksek Altara geri dönüp, Poet's Corner'a geçtik. Burada Dickens, Kipling gibi edebi kişilerin mezarları bulunuyor. Burada ayrıca Shakespeare, Jane Austen gibi birçok edebi kişiliğe adanmış anıtlar da var.
Handel gibi müzisyenlerin mezarları da bu köşede yer alıyor. Sesli tur burada sona erdi. Westminster Abbey genel olarak bana büyük bir mezarlık gibi geldi. Köşedeki çıkıştan Chapter House'a geçtik. 13.yy'dan kalma seramik zeminiyle öne çıkan sekizgen bina, manastır keşişlerin toplantı mekanıymış. 1257 ve 1542 yılları arasında Avam kamarası burada toplanmış. Son olarak revakların bulunduğu orta avluya geçtik. Abbey içinde fotoğraf çekmek yasak olduğundan avluda bol bol fotoğraf çektik. Hediyelik eşya dükkanına da uğradık ve Wesminster Abbey turumuz burada sona erdi. Dean's Yard'a şöyle bir baktık.
Sıradaki durağımız Notting Hill. Burası tabiki ismini verdiği filmle ünlü.
Ama ara sokaklardaki Viktorya dönemi birbiri ardına sıralı evleri görülmeye değer.
Buranın ünlü olduğu başka birşey ise burada bulunan Portobello Road. Pazar sanırım sabahları kuruluyormuş o yüzden biz görmedik. Ama pazar harcinde bir sürü ilginç dükkan var. Bu cadde üzerinde ayrıca çok şık kafeler de mevcut.
Bir sonraki durağımız Kensington Palace. Londra'da heryere girmek maliyetli olduğundan ve çok zaman aldığından bu sarayın da içini bir sonraki gelişimize bıraktık. Ama tam saraya geldiğimizde Londra'nın ilk yağmuru karşıladı bizi ve sarayın ziyaretçiler için yapılmış kafesine girdik. Baktık yağmur dinmeyecek başladık yağmur altında Kensington bahçelerini hızlı hızlı gezmeye.
Bir zamanlar Galler Prensesi Diana'nın yaşadığı sarayda şimdi oğlu Prens William ve onun karısı Kate yaşıyor. Kensington bahçelerinde ise sincaplar geziyor.
Kensington bahçelerinde bulunan Albert Memorial, Kraliçe Viktoria tarafından sevgili eşi Prens Albert'a adanmış. Prens, South Kensington müzelerinin düzenlenmesinde önemli rol oynamış. Royal Albert Hall'ın karşısında yer alan anıt, 1876 yılında Sir George Gilbert Scott tarafından tasarlanmış. Anıtın dört köşesinde Kraliçe Viktoria döneminde en geniş sınırlarına ulaşan imparatorluğu simgeleyen betimler yer alıyor.
Sanat ve bilim salonunun temel taşını Kraliçe Victoria yerleştirmiş, herkesi şaşırtarak salonun adının başına da Royal Albert'ı koymuş. Bugün burası daha çok Albert Hall olarak biliniyormuş. Dairesel bir plana sahip olan 5000 izleyici kapasiteli devasa bina, Roma amfiteatrlarını örnek alınarak tasarlanmış. Burada sirkler, film prömiyerleri ve müzik şovları düzenleniyormuş. Kraliçe Viktoria ve kuzeni Saksonya-Coburg-Gotha Prensi Albert 1840 yılında evlendiklerinde 20 yaşındalarmış. Viktoria döneminin ruhunu benimseyen Prens, güzel sanatlar ve bilimle de ilgileniyormuş. Bu ilgi daha sonra South Kensington'ın ünlü kurumlarına kaynaklık etmiş. 41 yaşında tifodan hayatını kaybeden prens, ardında Kraliçesini ve 9 çocuğunu bırakmış.
Imperial College'ın önünden geçerek Natural History Museum'a doğru ilerledik. Imperial College, Viktoria ve Albert Müzesi, Doğal Tarih Müzesi gibi, Prens Albert tarafından kurulmuş. Ne yazıkki Natural History Müzesini gezmeye vaktimiz kalmadı ve biz gidene kadar müze kapandı. Londra gezilecek birbirinden güzel yerlerle dolu bir şehir. Hepsini layıkıyla bir seferde gezmek mümkün değil. Güya bugün Hyde Park'ı görmeyi de planlamıştım ama ona da vaktimiz kalmadı.
Çünkü akşam için çok önceden aldığımız müzikal biletlerimiz vardı. Ünlü Phantom of the Opera müzikaline gittik. Müzikal gerçekten çok güzeldi. Fakat görece iyi bir para vermemize rağmen yerimiz çok güzel değildi. Balkonda biraz kenarda kaldık. Sahnenin bir kısmı görünmüyordu.
Müzikalin olduğu tiyatro otele yakındı. Müzikalden çıkışta, akşam ışıkları altında Londra sokaklarında yürüyerek, Trafalgar meydanından da geçerek otelimize döndük.
![]() |
| Müzikal kitapçığından |
26 Şubat 2017 Pazar
Londra: 1.gün
İlk günün bir kısmı yolda geçti. Yine de saat farkından 2 saat kazanmış olduk. İlk gün için planımız yandaki gibi. İlk durağımız otelimizin hemen karşısında duran ve Londra denince ilk akla gelen simgelerden biri olan Big Ben'di. Gitmeden önce yaptığım araştırmalarda Big Ben'in aslında saat kulesinin değil, saat kulesindeki 13.5 tonluk çanın ismi olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdım.
Kuşkusuz Avrupa'daki belki de dünyadaki en ünlü çan olan Big Ben, Londra'nın en ünlü simgelerinden birisi. Saat kulesi dünyadaki üçüncü büyük kule ve yaklaşık 150 yaşında. Kraliçe Elizabeth'in tahttaki 60.yılı anısına ismi Elizabeth Kulesi olarak değiştirilmiş. Neo-Gotik tarzındaki kule aslında Westminster Sarayının bir parçası. Kulede asansör yok ve 334 merdiven var. Nasıl çıkacağım bu merdivenleri diye düşünmeyin zaten İngiltere vatandaşları haricindekilerilere tur düzenlemiyorlar. İkinci durağımız, Big Ben'in hemen yanı başındaki Westminster Sarayı. Orjinal saray, yaklaşık 1065'te, Aziz Edward için yapılmış. İzleyen 400 yıl boyunca da kraliyet ailesinin evi olmuş. 1834'te çıkan bir yangında sarayın büyük bir bölümü zarar görmüş. Sadece Avam kamarası ve Lordlar kamarası halka açıkmış. Salı ve perşembe öğleden sonraları, başbakanın soruları cevapladığı Question Time'a ayrılmış. Fakat içeri girmek için uygulanan güvenlik işlemleri çok uzun sürüyormuş. Londra'da gezecek çok yer olduğundan biz Westminster Sarayına dışarıdan bakmakla yetindik.
Ingiliz parlementosu iki kamaradan oluşturuyormuş: Avam ve Lordlar Kamaraları. Avam kamarası halkın seçtiği vekillerden oluştururken, Lordlar Kamarası kraliçenin yada hükümetin atadığı asilzadelerden veya beyaz soyluların çocuklarından oluşuyormuş. 1999'da İşçi partisi, Lordlar kamarasından asilzadeliği kaldırmasını istemiş. Lordların doğuştan soyluların arasından 92 üyeyi seçmelerini izin verilmiş, ancak geriye kalan 555 soylu bu özel kulüpteki üyeliklerini kaybetmiş. Böylece 800 yıllık gelenek sarsılmış.
Turumuzun üçünü durağı Westminster Abbey olsun isterdim ama pazar günü gittiğimiz için kapalıydı. Onu bir sonraki güne bırakarak rotamızı Trafalgar meydanına doğru uzanan ve hükümet binalarının bulunduğu Whitehall caddesine çevirdik. Bu cadde üzerindeki Downing sokağı 10 numarada 1735'ten beri ülkenin başbakanları oturuyor. Burası aynı zamanda başbakanın ofisi olarak da kullanılıyor. Yandaki fotoğrafta pek de gösterişli olmayan 10 nolu binanın bulunduğu sokak görülüyor. Ön kapısında nöbet tutan polis memurunu saymazsak, parmaklıklar ardindaki bu evin sıradan bir yer olduğu düşünülebilir.
Caddenin devamında Atlı Muhafızların Tören Alanı var. Her gün sabah 11de nöbet değişimi töreni oluyormuş. Pek çok ülkede benzer törenler izlediğimizden bize çok ilgi çekici gelmedi. Zaten saatini de tutturamadık.
Caddenin sonunda Trafalgar Meydanına ulaştık. Meydan adını, Ispanya'nın güneybatısındaki Trafalgar Burnu açıklarında, 1805te yapılan ve Amıral Lord Nelson'ın Napoleon'u yendiği savştan almış. National Gallery de bu meydanda yer alıyor. Tur programımızda olmamasına rağmen cuma günü bu müzenin de içini gezme fırsatı bulduk. National Gallery'nin hemen arkasında Natonal Portrait Gallery var. Ama ne yazıkki bu müzeye vakit ayıramadık. Bir dahaki sefere inşallah.
Admiralty Kemeri'nin altından geçerek Mall bulvarına çıktık. Bu büyük kemer, Kraliçe Viktorya ya adanmış. Yakın bir zamanda da otele dönüştürülecekmiş.
Mall'a girdikten sonra hemen sola dönüp daha önce ön tarafından gördüğümüz Atlı Muhafızların Tören alanının arkasını da görme şansı elde ettik.
Buradan Londra'nın en eski parkı olan St.James parkının içine girdik. Küçük ve şirin bu park, Fransa'da sürgündeyken çok beğendiği bahçeleri ülkesinde de yaptırmak isteyen II.Charles tarafından yaptırılmıştır. Parkta küçük bir de restoran var. Bu sakin parkta sabahki yolculuğun yorgunluğunu atmaya çalıştık.
St. James parkından sonra tekrar bir ucunda Buckingham Sarayı olan Mall'a çıktık. Buradan da St.James Saray'ının olduğu sokağa girdik.
St.James Sarayı, VIII. Henry tarafından bir avcı köşkü olarak 1532'de yaptırılmış. Londra'daki en eski kraliyet sarayı olarak biliniyor. Buckingham'ın 1837'de Kraliyet Sarayı olmasından önce bu görevi St.James Sarayı üstlenmiş. Saray halka açık değil, bu yüzden de Tudor tarzı bu yapıyı dışarıdan incelemekle yetindik.
Ve sonunda geldik Buckingham Sarayına. Saray, 1702'de Buckingham Dükü için yapılmış. 1825'te ise John Nash tarafından yeniden tasarlanmış. Binanın geniş ön cephesi Sir Aston Webb tarafından 1913 yılında yeniden düzenlenmiş. Viktorya hükümdarlığından beri Britanya kraliyetinin resmi konutu olarak kullanılıyormuş. Buckingham Sarayı Ağustos - Eylül ayları arasında ziyarete açık olduğundan biz içini gezemedik. Saray, yangından zarar gören Windsor Kalesinin onarımı için para toplanması amacıyla, ilk olarak 1993'te kısmen ziyarete açılmış. Kraliyet koleksiyonundan seçmelerin sergilendiği Queens Gallery ise, 2002'de ziyarete açılmış.
Galeride, dünyanın en iyi sanat koleksiyonerlerinden biri olan Kraliçe'nin aralarında, Leonardo da Vinci'nin çizimlerinin ve Holbein ile Van Dyck'in portrelerinin de olduğu 9000 eserden oluşan koleksiyonu sergileniyormuş. Kentteki kraliyet bahçelerinin büyük bölümü halka açık. Buckingham Sarayı Lonra'nın iki ana kraliyet bahçesine bakıyor: bizim ilk olarak ziyaret ettiğimiz St. James ve yandaki fotoğrafta kapısının önünde durduğum Green Parkı.
Hyde Park ve Kensington bahçeleri ise kısa bir yürüyüş mesafesinde. Biz de Constitution Hill'den yukarı doğru çıkarak Hyde Park Corner'a doğru ilerledik. Yandaki fotoğrafta görülen Wellington Arch'ın üstünde aslında bronzdan bir heykel var. Ama biz oradayken ne yazıkki tadilattaydı ve göremedik. Bu kemer, Napolyon savaşları sonunda Britanyalıların zaferini kutlamak için inşa edilmiş. Şimdi müze olarak hizmet veriyormuş. Fotoğrafta yerde görülen "Look right" yazısı bizim gibi turistler için yazılmış :)
Son durak Piccadilly Circus. Piccadilly caddesi Hyde Park Corner'ı Piccadilly Circus'a bağlıyor. Bu cadde üzerinde meşhur Hard Rock Cafe var. Bu restoran zincirinin ilk kolu 1971 yılında burada açılmış. Restoranda yemek yemek istiyorsanız önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Biz rezervasyon yaptırmadığımızdan girmeye yeltenmedik. Şimdi internetten araştırınca kişi başı 25 dolara hamburger, dondurma ve koladan oluşan standart bir menüyü önden sipariş verebiliyormuşsunuz. Bunu da bir dahaki sefer yapılacaklar listemize yazıyoruz. Londra'ya gitmeden önce iki tane rehber satın almıştık ama ne yazıkki yanımızda getirmeyi unutmuşuz 😔 Cadde üzerinde yürüyen çok şık bir mağaza gördük ve girmeye karar verdik. Meğer orası ünlü Fortnum and Mason imiş. Buradan bol bol hediyelik çay aldık. Nice'den sonra mutlaka tekrar gitmemiz gereken yerler listesine tabiiki Londra var. Bu satırları yazarken keşke şimdi Londra'da olsak diyorum. Caddenin sonunda Piccadilly Circus'a ulaştık. Londra'nın Piccadilly Circus'ı, New York City'deki Times Square'in karşılığı. İlk gün için yeterince yorulmuştum. Erkenden kalmak, yolculuk ve yukarıda anlattıklarımdan sonra pilim bitti. Metroya binip otele döndük. Akşam yemeğini Marks and Spencer'dan aldığımız atıştırmalıklarla yaptık. Hazır soyulmuş ve doğranmış meyve bile vardı. İngiltere'deki Marks and Spencerlarda yiyecek de satıyorlar. Hazır, yarı hazır; meyve, sebze ve çeşitli yiyecekler bulmak mümkün. Çalışan insanlar için harika bir seçenek bence.
Ingiliz parlementosu iki kamaradan oluşturuyormuş: Avam ve Lordlar Kamaraları. Avam kamarası halkın seçtiği vekillerden oluştururken, Lordlar Kamarası kraliçenin yada hükümetin atadığı asilzadelerden veya beyaz soyluların çocuklarından oluşuyormuş. 1999'da İşçi partisi, Lordlar kamarasından asilzadeliği kaldırmasını istemiş. Lordların doğuştan soyluların arasından 92 üyeyi seçmelerini izin verilmiş, ancak geriye kalan 555 soylu bu özel kulüpteki üyeliklerini kaybetmiş. Böylece 800 yıllık gelenek sarsılmış.
Turumuzun üçünü durağı Westminster Abbey olsun isterdim ama pazar günü gittiğimiz için kapalıydı. Onu bir sonraki güne bırakarak rotamızı Trafalgar meydanına doğru uzanan ve hükümet binalarının bulunduğu Whitehall caddesine çevirdik. Bu cadde üzerindeki Downing sokağı 10 numarada 1735'ten beri ülkenin başbakanları oturuyor. Burası aynı zamanda başbakanın ofisi olarak da kullanılıyor. Yandaki fotoğrafta pek de gösterişli olmayan 10 nolu binanın bulunduğu sokak görülüyor. Ön kapısında nöbet tutan polis memurunu saymazsak, parmaklıklar ardindaki bu evin sıradan bir yer olduğu düşünülebilir.
Caddenin devamında Atlı Muhafızların Tören Alanı var. Her gün sabah 11de nöbet değişimi töreni oluyormuş. Pek çok ülkede benzer törenler izlediğimizden bize çok ilgi çekici gelmedi. Zaten saatini de tutturamadık.
Caddenin sonunda Trafalgar Meydanına ulaştık. Meydan adını, Ispanya'nın güneybatısındaki Trafalgar Burnu açıklarında, 1805te yapılan ve Amıral Lord Nelson'ın Napoleon'u yendiği savştan almış. National Gallery de bu meydanda yer alıyor. Tur programımızda olmamasına rağmen cuma günü bu müzenin de içini gezme fırsatı bulduk. National Gallery'nin hemen arkasında Natonal Portrait Gallery var. Ama ne yazıkki bu müzeye vakit ayıramadık. Bir dahaki sefere inşallah.
Admiralty Kemeri'nin altından geçerek Mall bulvarına çıktık. Bu büyük kemer, Kraliçe Viktorya ya adanmış. Yakın bir zamanda da otele dönüştürülecekmiş.
Mall'a girdikten sonra hemen sola dönüp daha önce ön tarafından gördüğümüz Atlı Muhafızların Tören alanının arkasını da görme şansı elde ettik.
St. James parkından sonra tekrar bir ucunda Buckingham Sarayı olan Mall'a çıktık. Buradan da St.James Saray'ının olduğu sokağa girdik.
St.James Sarayı, VIII. Henry tarafından bir avcı köşkü olarak 1532'de yaptırılmış. Londra'daki en eski kraliyet sarayı olarak biliniyor. Buckingham'ın 1837'de Kraliyet Sarayı olmasından önce bu görevi St.James Sarayı üstlenmiş. Saray halka açık değil, bu yüzden de Tudor tarzı bu yapıyı dışarıdan incelemekle yetindik.
Ve sonunda geldik Buckingham Sarayına. Saray, 1702'de Buckingham Dükü için yapılmış. 1825'te ise John Nash tarafından yeniden tasarlanmış. Binanın geniş ön cephesi Sir Aston Webb tarafından 1913 yılında yeniden düzenlenmiş. Viktorya hükümdarlığından beri Britanya kraliyetinin resmi konutu olarak kullanılıyormuş. Buckingham Sarayı Ağustos - Eylül ayları arasında ziyarete açık olduğundan biz içini gezemedik. Saray, yangından zarar gören Windsor Kalesinin onarımı için para toplanması amacıyla, ilk olarak 1993'te kısmen ziyarete açılmış. Kraliyet koleksiyonundan seçmelerin sergilendiği Queens Gallery ise, 2002'de ziyarete açılmış.
Galeride, dünyanın en iyi sanat koleksiyonerlerinden biri olan Kraliçe'nin aralarında, Leonardo da Vinci'nin çizimlerinin ve Holbein ile Van Dyck'in portrelerinin de olduğu 9000 eserden oluşan koleksiyonu sergileniyormuş. Kentteki kraliyet bahçelerinin büyük bölümü halka açık. Buckingham Sarayı Lonra'nın iki ana kraliyet bahçesine bakıyor: bizim ilk olarak ziyaret ettiğimiz St. James ve yandaki fotoğrafta kapısının önünde durduğum Green Parkı.
Hyde Park ve Kensington bahçeleri ise kısa bir yürüyüş mesafesinde. Biz de Constitution Hill'den yukarı doğru çıkarak Hyde Park Corner'a doğru ilerledik. Yandaki fotoğrafta görülen Wellington Arch'ın üstünde aslında bronzdan bir heykel var. Ama biz oradayken ne yazıkki tadilattaydı ve göremedik. Bu kemer, Napolyon savaşları sonunda Britanyalıların zaferini kutlamak için inşa edilmiş. Şimdi müze olarak hizmet veriyormuş. Fotoğrafta yerde görülen "Look right" yazısı bizim gibi turistler için yazılmış :)
Son durak Piccadilly Circus. Piccadilly caddesi Hyde Park Corner'ı Piccadilly Circus'a bağlıyor. Bu cadde üzerinde meşhur Hard Rock Cafe var. Bu restoran zincirinin ilk kolu 1971 yılında burada açılmış. Restoranda yemek yemek istiyorsanız önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Biz rezervasyon yaptırmadığımızdan girmeye yeltenmedik. Şimdi internetten araştırınca kişi başı 25 dolara hamburger, dondurma ve koladan oluşan standart bir menüyü önden sipariş verebiliyormuşsunuz. Bunu da bir dahaki sefer yapılacaklar listemize yazıyoruz. Londra'ya gitmeden önce iki tane rehber satın almıştık ama ne yazıkki yanımızda getirmeyi unutmuşuz 😔 Cadde üzerinde yürüyen çok şık bir mağaza gördük ve girmeye karar verdik. Meğer orası ünlü Fortnum and Mason imiş. Buradan bol bol hediyelik çay aldık. Nice'den sonra mutlaka tekrar gitmemiz gereken yerler listesine tabiiki Londra var. Bu satırları yazarken keşke şimdi Londra'da olsak diyorum. Caddenin sonunda Piccadilly Circus'a ulaştık. Londra'nın Piccadilly Circus'ı, New York City'deki Times Square'in karşılığı. İlk gün için yeterince yorulmuştum. Erkenden kalmak, yolculuk ve yukarıda anlattıklarımdan sonra pilim bitti. Metroya binip otele döndük. Akşam yemeğini Marks and Spencer'dan aldığımız atıştırmalıklarla yaptık. Hazır soyulmuş ve doğranmış meyve bile vardı. İngiltere'deki Marks and Spencerlarda yiyecek de satıyorlar. Hazır, yarı hazır; meyve, sebze ve çeşitli yiyecekler bulmak mümkün. Çalışan insanlar için harika bir seçenek bence.
22 Ocak 2017 Pazar
Londra
Londra'ya gitmek çoook uzun zamandır listemdeydi ama bir türlü fırsat olmamıştı. Eşim iş için gittiğinde bebeğimiz 6 aylıktı ve biz bu kadar küçük bir bebekle bu seyahate çıkmaya cesaret edemedik. Yaklaşık bir sene sonra onu annemlere bırakarak yola çıktık. Hafta içi bakıcı yine aynı saatlerde geldi. Annemlere zor olmasın diye pazar günü gidip cumartesi dönecek şekilde aldık uçak biletlerini. Thy nin kampanyalarını takip ederseniz çok uygun fiyatlara uçak bileti bulabilirsiniz.
Konaklamak için bence mükemmel bir yer bulduk. Otelin yeri gerçekten harikaydı. London eye'ın hemen arkasında, county hall'un içindeydi. İngilizler mantıklı bir iş yapmış. County hall'u farklı turistik tesisler için kullanılabilir hale getirmişler. Otel bölümünün ön kısmını (yani big ben ve london eye manzaralı kısmını) Marriot otele ayırmışlar. Tabii ki orası daha lüks ve daha pahalı.
Bizim kaldığımız otelin adı ise Premier Inn London County Hall. Kesinlikle öneririm güzel bir otel. Kahvaltı dahil değildi bizim rezervasyonda ama bütün kahvaltıları orada yaptık ekstra para vererek. Continental kahvaltısı oldukça güzel ve doyurucuydu. Full ingiliz kahvaltısında domuzlu sosisler falan vardı. Sanırım belirli bir yaştan sonra insan, "otel çok önemli değil canım sadece yatmaya gidicez" felsefesinden vazgeçiyor 😊. Gitmeden önce internetten araştırma yapıp iki müzikale bilet aldık. Çevreyi de görelim diye bath, stonehenge, windsor castle turu satın aldık. Bu sefer planlamayı teknoloji kullanarak yaptım ve sygic travel uygulamasını kullandım. Tavsiye ederim. İngiltere tabii ki pahalı. Çünkü bir sterlin bayabir türk lirası ediyor. Baştan çok para harcayacağınızı kabul ederseniz kafanız rahat olur 😁. Tabii ki gitmek isteyip yetiştiremediğimiz yerler oldu. Onlar da bi dahakine artık. Mesela cumartesi günleri yapılan harry potter ve oxford turu vardı. Biz cumartesi döndüğümüz için onu yapamadık. Tek başına harry potter turu yapmayı da biz tercih etmedik. Bazı müzeleri çok hızlı gezdik, bazılarına vakit ayırmadık. Heryerin içini gezmedik ve keşke parklarda daha çok vakit geçirseydik.
Konaklamak için bence mükemmel bir yer bulduk. Otelin yeri gerçekten harikaydı. London eye'ın hemen arkasında, county hall'un içindeydi. İngilizler mantıklı bir iş yapmış. County hall'u farklı turistik tesisler için kullanılabilir hale getirmişler. Otel bölümünün ön kısmını (yani big ben ve london eye manzaralı kısmını) Marriot otele ayırmışlar. Tabii ki orası daha lüks ve daha pahalı.
Bizim kaldığımız otelin adı ise Premier Inn London County Hall. Kesinlikle öneririm güzel bir otel. Kahvaltı dahil değildi bizim rezervasyonda ama bütün kahvaltıları orada yaptık ekstra para vererek. Continental kahvaltısı oldukça güzel ve doyurucuydu. Full ingiliz kahvaltısında domuzlu sosisler falan vardı. Sanırım belirli bir yaştan sonra insan, "otel çok önemli değil canım sadece yatmaya gidicez" felsefesinden vazgeçiyor 😊. Gitmeden önce internetten araştırma yapıp iki müzikale bilet aldık. Çevreyi de görelim diye bath, stonehenge, windsor castle turu satın aldık. Bu sefer planlamayı teknoloji kullanarak yaptım ve sygic travel uygulamasını kullandım. Tavsiye ederim. İngiltere tabii ki pahalı. Çünkü bir sterlin bayabir türk lirası ediyor. Baştan çok para harcayacağınızı kabul ederseniz kafanız rahat olur 😁. Tabii ki gitmek isteyip yetiştiremediğimiz yerler oldu. Onlar da bi dahakine artık. Mesela cumartesi günleri yapılan harry potter ve oxford turu vardı. Biz cumartesi döndüğümüz için onu yapamadık. Tek başına harry potter turu yapmayı da biz tercih etmedik. Bazı müzeleri çok hızlı gezdik, bazılarına vakit ayırmadık. Heryerin içini gezmedik ve keşke parklarda daha çok vakit geçirseydik.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











