9 Şubat 2014 Pazar
Balkanlardaki son Osmanlı köyü: Poçitel
Neretva nehrinin kıyısındaki Poçitel, balkanlardaki son Osmanlı köyü olarak anılıyor. Bu köy, UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girmeyi başarmış. Surları, kulesi, taş evleri, cami ve medresesiyle ortaçağdan kalma minyatür bir Osmanlı şehri havasında. Mostar'dan Dubrovnik'e doğru yol alırken mola vermek ve küçük şirin sokaklarını gezmek için durduğumuz bu köyün sokakları hava yağmurlu olduğundan boştu. Biz de sokaklarında biraz dolaşıp kahvesinde çaylarımızı yudumladık ve Dubrovnik'e doğru yolumuza devam ettik.
2 Şubat 2014 Pazar
"Mostar köprüsü çökmüş, Neretva ne kadar üzgün"
Meşhur mostar köprüsüne gelmeden rehberimiz bize Mostar köprüsünün küçük bir prototipini gösterdi. Mostar köprüsünü inşa etmesi için ilk olarak Mismar Sinan çağrılmış fakat işi başından aşkın olduğu için Mimar Sinan'ın öğrencilerinden biri olan Mimar Hayrettin bu işle görevlendirilmiş. Mimar Hayrettin köprüyü Neretva nehrinin üstüne inşa etmeden önce küçük bir prototipini Neretva'nın kollarından biri üzerine inşa etmiş.
Prototipin sağlam kaldığını gördükten sonra asıl köprüyü yapmaya başlamış. Köprü tamamlandıktan sonra iki yıl ortadan kaybolmuş. Çünkü o devirde köprü yıkıldığı taktirde onu yapan mimarın kellesini alıyorlarmış. Mimar Hayrettin iki yıl çevredeki dağlardan köprüyü izlemiş ve köprünün yıkılmadığından emin olduktan sonra şehre inmiş.
Özellikle turist sezonunda köprünün üstünden Neretva nehrine atlayan gençler görmek mümkün. Bu gelenek, şehrin erkeklerinin düğün öncesi nişanlılarına cesaretlerini kanıtlamak istemesi ile başlamış. Şimdi köprünün üstündeki delikanlılar turistlerden 20 euro'ya yakın bir miktarda para toplandıklarında köprüden atlıyorlar.
Köprü, 1993 yılında Bosna-Hersek savaşı sırasında Hırvat tanklarının toplarıyla vurularak yıkılmış. 1997 yılında nehirden orjinal taşları çıkartılarak tekrar inşa edilmeye başlanmış. Bozulan taşlar yerine orjinal taşların çıkartıldığı ve günümüzde kapalı olan taş ocağı açılarak bu iş için özel taş çıkartılmış. Köprü, 2004 yılında Prens Charles tarafından açılmış.
Yerel rehberimiz Tarık son olarak bize kendi hayat hikayesini anlattı. Tarık'ın küçüklüğü savaş zamanında Mostar'da geçmiş. İlkokuldayken Müslüman ve Hristiyanların olduğu karışık bir sınıfta okuyormuş. Birgün öğretmen sınıfa bir rahip ve imam getirmiş. Rahip, Hristiyan olanlara ölümle ilgili Hristiyan inançlarını anlatmış. Sıra imama gelince, o da ölünce sorgu meleği tarafından sorulacak üç soruyu anlatmış. Yerel rehberimiz Tarık, o zamanlar biraz haylaz olduğundan imamın anlattıklarını pek dinlememiş. Birgün arkadaşlarıyla dışarıda oynarken büyük bir patlama olmuş. Heryeri bembeyaz bir toz bulutu kaplamış. Tarık öldüğünü sanmış ve başlamış hayıflanmaya niye dinlemedim imamı diye. Neyse ki yakınlarına düşen bu bombadan sağsağlim kurtulmuş fakat bir süre sonra babasıyla birlikte Hırvatlara esir düşmüş. Esir kampında bir gün maskeli adamlar bunları sopalarla döverek yaka paça dışarı çıkartmış. Çok korkmuşlar. Esir kampından çıktıktan sonra adamlar maskelerini çıkarttıklarında bunların eski Hırvat komşuları olduklarını fark etmişler. Anlaşılmasın diye Tarık ve babasını bu şekilde döverek esir kampından kurtarmışlar. Tabiiki hikaye burada bitmiyor. Tarık ve ailesi savaştan kaçıp İstanbul'a gelmiş. Taksim meydanında indiklerinde ortalık savaş alanı gibi, insanlar havaya silahla ateş ediyorlar. Bir savaştan kaçıp bir diğerine düştük herhalde diye korkmuş Tarık. Meğer Galatasaray, Manchester United'ı şampiyonlar liginde elemiş ve insanlar kutlama yapıyorlarmış. Tarık o günden sonra Galatasaraylı olmuş :)) Yerel rehberimiz, biraz hüzünlü olan hikayesini o kadar güzel bir mizah katarak anlattı ki buruk bir tebessümle dinledik.
26 Ocak 2014 Pazar
Saraybosna
Uçaktan indiğimizde yıkık dökük bir şehir karşıladı bizi. İlk durağımıza doğru giderken, binalar bize buranın bir zamanlar doğu blok ülkelerinden biri olduğunu hatırlattı. Neredeyse bütün binalarda mermi izleri vardı. Burada yaşanan savaşın tanıklarıydı bütün bu binalar. İlk durağımız Bosna savaşının en yakın tanıklarından biri olan Tünel'di. Dışarıdan baktığınızda sıradan iki katlı bir ev gibi görünüyor. Fakat, bu evin bahçesinden başlayan tünel Bosna savaşı sırasında Sırp işgalindeki şehre yardım taşıyarak işgal altındaki insanların umudu olmuş.
1984 yılında olimpiyatların düzenlendiği şehir, çok değil 8 yıl sonra sırp işgaline girmiş. 1992-95 yılları arasında yaklaşık 4 yıl süren işgalde 11000'in üzerinde insan öldürülmüş. Tünel, şuanda da kullanılan bizim de Saraybosna'ya indiğimiz havalimanının altından geçiyor. Bosna hakimiyetindeki dağlara uçaklardan atılarak yapılan yardımlar, tünel sayesinde şehre ulaştırılıyormuş. Kolar ailesine ait olan ev, şuanda müze olarak kullanılıyor. Tünelin küçük bir kısmı ziyarete açık. Evin bahçesinde savaşın bütün hüznünü içinizde hissettirecek bir video izletiliyor.
Gezimize bir savaştan diğerine geçerek devam ediyoruz: I. Dünya Savaşı. Hepimize ilkokuldan itibaren öğretildiği gibi I. Dünya Savaşı, Avusturya veliahtı Arşidük Franz Ferdinant'ın 28 Haziran 1914'te Gavrilo Princip adında bir Sırp milliyetçisi tarafından Saraybosna'da öldürülmesi ile başlar. İşte yandaki fotoğrafta görülen köprü, Sırp milliyetçisinin Avusturya veliahtını öldürdüğü köprü: Latin Köprüsü.
Saraybosna'nın pek çok dildeki adı Sarajevo (j, y olarak okunuyor). Aslında bu kelime Türkçe'den geliyor: "Saray-ova". Vadiye dik bakan saraydan görülen ova manzarasından esinlenilerek şehre bu ismin verildiği rivayet ediliyor.
Şehrin merkezi Osmanlı ve Avusturya etkisini hissettiren iki ayrı bölgeden oluşuyor. Osmanlı zamanında kurulan Başçarşı denilen kısım tek katlı dükkanlardan oluşuyor. Bu kısımda ayrıca cami ve hanlar bulunuyor.
Şehir merkezinin Osmanlı ve Avusturyalı
kısmı birbirinden bıçak gibi ayrılıyor. Bir sokak çizgisini geçtiğiniz anda kendinizi bambaşka bir şehirde buluveriyorsunuz. Binalar bianda yükseliyor önünüzde ve birden Osmanlı mimarisinden Avusturya mimarisine geçiş yapıyorsunuz. Savaştan önce şehrin bu kısımları Avrupa'nın eğlence merkeziymiş. Sokak kenarına masa atmış kafelerde oturup eğlenme kültürü burada doğmuş.
Yayalaştırılmış ana sokaktan gezimize devam ettik. Sokağın sonunda günümüzün Saraybosnası ve sönmeyen ateş bizi bekliyor. Bu bölge II.Dünya savaşında da büyük acılar çekmiş. Yugoslavya'nın bütün ırklarının II. Dünya savaşında gösterdiği kahramanlıklardan dolayı böyle bir anıt yapmışlar. Türk kahvesi içmek için geldiğimiz yere doğru geri yürüdük. Avusturya kısmını geçip Osmanlı bölümüne geldik ve Morica Han'da kahvelerimizi yudumladık. Balkanlardaki kahve fincanlarının kulpları yok. Aslında çok önceleri bizde de böyleymiş fakat avrupanın etkisiyle bizdeki fincanlara kulp eklenmiş. Karnımız acıkınca boşnak böreğinin tadına bakabileceğimiz börekçilerden birine girdik. Şimdiye kadar gezdiğimiz diğer yerlerden farklı olarak balkanlarda İngilize bilmenize gerek yok. İnsanlar Türkçe anlıyorlar ve menülerin Türkçeleri de mevcut.
Sabah Ankara'da başlayan maceralı yolculuğumuzdan sonra yaptığımız Saraybosna turuyla birlikte iyice yorulduğumuzu hissettik ve otelimize doğru yola çıktık. Akşam yemeği, güzel bir uyku ve sabah kahvaltısının ardından daha tam anlamıyla açamadığımız valizlerimizi topladık ve Mostar'a doğru yola çıktık. Ama henüz Saraybosna turumuz sona ermemişti. Bu şehri terk etmeden önce son durağımız olan Vrelo Bosne parkına gittik. Burası gerçekten bir doğa harikası. Bosnalıların buraya çok güzel baktığını da söylemeden geçemeyeceğim. Park tertemiz. Bu park, Bosna nehrinin doğduğu kaynak üzerine kurulmuş. Parkta biraz vakit geçirdikten sonra Mostar'a doğru yolumuza devam ettik...
1984 yılında olimpiyatların düzenlendiği şehir, çok değil 8 yıl sonra sırp işgaline girmiş. 1992-95 yılları arasında yaklaşık 4 yıl süren işgalde 11000'in üzerinde insan öldürülmüş. Tünel, şuanda da kullanılan bizim de Saraybosna'ya indiğimiz havalimanının altından geçiyor. Bosna hakimiyetindeki dağlara uçaklardan atılarak yapılan yardımlar, tünel sayesinde şehre ulaştırılıyormuş. Kolar ailesine ait olan ev, şuanda müze olarak kullanılıyor. Tünelin küçük bir kısmı ziyarete açık. Evin bahçesinde savaşın bütün hüznünü içinizde hissettirecek bir video izletiliyor.
Gezimize bir savaştan diğerine geçerek devam ediyoruz: I. Dünya Savaşı. Hepimize ilkokuldan itibaren öğretildiği gibi I. Dünya Savaşı, Avusturya veliahtı Arşidük Franz Ferdinant'ın 28 Haziran 1914'te Gavrilo Princip adında bir Sırp milliyetçisi tarafından Saraybosna'da öldürülmesi ile başlar. İşte yandaki fotoğrafta görülen köprü, Sırp milliyetçisinin Avusturya veliahtını öldürdüğü köprü: Latin Köprüsü.
Saraybosna'nın pek çok dildeki adı Sarajevo (j, y olarak okunuyor). Aslında bu kelime Türkçe'den geliyor: "Saray-ova". Vadiye dik bakan saraydan görülen ova manzarasından esinlenilerek şehre bu ismin verildiği rivayet ediliyor.
Şehrin merkezi Osmanlı ve Avusturya etkisini hissettiren iki ayrı bölgeden oluşuyor. Osmanlı zamanında kurulan Başçarşı denilen kısım tek katlı dükkanlardan oluşuyor. Bu kısımda ayrıca cami ve hanlar bulunuyor.
Şehir merkezinin Osmanlı ve Avusturyalı
kısmı birbirinden bıçak gibi ayrılıyor. Bir sokak çizgisini geçtiğiniz anda kendinizi bambaşka bir şehirde buluveriyorsunuz. Binalar bianda yükseliyor önünüzde ve birden Osmanlı mimarisinden Avusturya mimarisine geçiş yapıyorsunuz. Savaştan önce şehrin bu kısımları Avrupa'nın eğlence merkeziymiş. Sokak kenarına masa atmış kafelerde oturup eğlenme kültürü burada doğmuş.
Yayalaştırılmış ana sokaktan gezimize devam ettik. Sokağın sonunda günümüzün Saraybosnası ve sönmeyen ateş bizi bekliyor. Bu bölge II.Dünya savaşında da büyük acılar çekmiş. Yugoslavya'nın bütün ırklarının II. Dünya savaşında gösterdiği kahramanlıklardan dolayı böyle bir anıt yapmışlar. Türk kahvesi içmek için geldiğimiz yere doğru geri yürüdük. Avusturya kısmını geçip Osmanlı bölümüne geldik ve Morica Han'da kahvelerimizi yudumladık. Balkanlardaki kahve fincanlarının kulpları yok. Aslında çok önceleri bizde de böyleymiş fakat avrupanın etkisiyle bizdeki fincanlara kulp eklenmiş. Karnımız acıkınca boşnak böreğinin tadına bakabileceğimiz börekçilerden birine girdik. Şimdiye kadar gezdiğimiz diğer yerlerden farklı olarak balkanlarda İngilize bilmenize gerek yok. İnsanlar Türkçe anlıyorlar ve menülerin Türkçeleri de mevcut.
Sabah Ankara'da başlayan maceralı yolculuğumuzdan sonra yaptığımız Saraybosna turuyla birlikte iyice yorulduğumuzu hissettik ve otelimize doğru yola çıktık. Akşam yemeği, güzel bir uyku ve sabah kahvaltısının ardından daha tam anlamıyla açamadığımız valizlerimizi topladık ve Mostar'a doğru yola çıktık. Ama henüz Saraybosna turumuz sona ermemişti. Bu şehri terk etmeden önce son durağımız olan Vrelo Bosne parkına gittik. Burası gerçekten bir doğa harikası. Bosnalıların buraya çok güzel baktığını da söylemeden geçemeyeceğim. Park tertemiz. Bu park, Bosna nehrinin doğduğu kaynak üzerine kurulmuş. Parkta biraz vakit geçirdikten sonra Mostar'a doğru yolumuza devam ettik...
11 Ocak 2014 Cumartesi
Balkanlar Turu
Herşey kış bunalımına girip bu sene nereye gitsek diye düşünmekle başladı. İngiltere? Rusya? Baltık Denizi? En sonunda balkanlar turunda karar kıldık. ETS turu daha önce de öve öve bitirememiştik. Tek aksilik dışında, bu sefer de yüzümüzü kara çıkartmadılar. Turu ilk aldığımızda Hırvatistan'a vize yoktu, fakat Hırvatistan Nisan ayında Schengen vizesi istemeye başladı. Neyse ki çok az belge istediler ve konsolosluğa gitmemize gerek kalmadı.
ETS tur bütün vize işlemlerini halletti ve bizden vize parası da almadı. Tek sorunu vize işlemlerini son dakikaya bıraktıkları için yaşadık. Turun 1 ay öncesinden belgeleri ve pasaportları teslim etmemize rağmen tur şirketi vizeye son hafta başvurdu. Üstelik Ankara'daki konsolosluk yerine İstanbul'dakine başvurdular. Neyse ki vize çıktı ama pasaportlar İstanbul'da kaldı. Çünkü Ankara'ya gönderecek vakit kalmamıştı.
Bize pasaportlarımızı İstanbul'da havaalanındaki rehberimizden alabileceğimizi söylediler. Çok sorun çıkmayacağını düşünerek kabul ettik. Fakat pek de düşündüğümüz gibi olmadı. Ankara'da valizlerimizi vermek ve biletlerimizi bastırmak için check-in masasına gittiğimizde görevli bize pasaportlarımızı sordu biz de durumu anlattık. Bu durumda valizlerimizi İstanbul'da teslim alıp Saraybosna uçağı için valiz verme ve bilet bastırma işlemlerini tekrar yaptırmamız gerektiğini söyledi.
İstanbul'da indikten sonra görevlinin söylediği işlemleri yapmak için yeterli zamanımız yoktu ve görevli de bunun farkındaydı. Hele işlemleri yapacağımız yerde sıra varsa, uçağı kaçırma olasılığımmız oldukça yüksekti. Hemen yavru köpek bakışlarımızı takındık ve görevliye kendimizi acındırdık. Valizleri aktarmalı olarak almayı kabul etti fakat Saraybosna uçak biletini basmadı. Hemen rehberimizi arayıp durumu anlattık. İstanbul'a iner inmez kendisine haber vermemizi istedi.
Biz de öyle yaptık. Neyse ki İstanbul'da rehberimiz bizi bir check-in masasının yanında bekliyordu ve işlemlerimizi ilk sıradan hallettik. Bizim gibi Ankara'dan gelen başkaları da aynı problemle karşılaşmış ama onlar bizim kadar şanslı değilmiş. Valizlerini alıp tekrar vermek zorunda kalmışlar. Rehberin de yardımıyla güç bela yetiştiler Saraybosna uçağına. Turun daha başından böyle bir gerilim yaşamak elbetteki hoş değildi.
7 gece 8 günde, 5 ülke 14 şehir gezecektik. Kulağa çok yorucu gelebilir ama sandığımız kadar yorucu olmadı. Yazımın eşliğinde biraz fikir vermesi açısından gezdiğimiz yerlerden bir kaç fotoğraf koymak istedim. Bir sonraki yazımda ilk durağımız olan Saraybosna'yı anlatacağım...
ETS tur bütün vize işlemlerini halletti ve bizden vize parası da almadı. Tek sorunu vize işlemlerini son dakikaya bıraktıkları için yaşadık. Turun 1 ay öncesinden belgeleri ve pasaportları teslim etmemize rağmen tur şirketi vizeye son hafta başvurdu. Üstelik Ankara'daki konsolosluk yerine İstanbul'dakine başvurdular. Neyse ki vize çıktı ama pasaportlar İstanbul'da kaldı. Çünkü Ankara'ya gönderecek vakit kalmamıştı.
Bize pasaportlarımızı İstanbul'da havaalanındaki rehberimizden alabileceğimizi söylediler. Çok sorun çıkmayacağını düşünerek kabul ettik. Fakat pek de düşündüğümüz gibi olmadı. Ankara'da valizlerimizi vermek ve biletlerimizi bastırmak için check-in masasına gittiğimizde görevli bize pasaportlarımızı sordu biz de durumu anlattık. Bu durumda valizlerimizi İstanbul'da teslim alıp Saraybosna uçağı için valiz verme ve bilet bastırma işlemlerini tekrar yaptırmamız gerektiğini söyledi.
İstanbul'da indikten sonra görevlinin söylediği işlemleri yapmak için yeterli zamanımız yoktu ve görevli de bunun farkındaydı. Hele işlemleri yapacağımız yerde sıra varsa, uçağı kaçırma olasılığımmız oldukça yüksekti. Hemen yavru köpek bakışlarımızı takındık ve görevliye kendimizi acındırdık. Valizleri aktarmalı olarak almayı kabul etti fakat Saraybosna uçak biletini basmadı. Hemen rehberimizi arayıp durumu anlattık. İstanbul'a iner inmez kendisine haber vermemizi istedi.
Biz de öyle yaptık. Neyse ki İstanbul'da rehberimiz bizi bir check-in masasının yanında bekliyordu ve işlemlerimizi ilk sıradan hallettik. Bizim gibi Ankara'dan gelen başkaları da aynı problemle karşılaşmış ama onlar bizim kadar şanslı değilmiş. Valizlerini alıp tekrar vermek zorunda kalmışlar. Rehberin de yardımıyla güç bela yetiştiler Saraybosna uçağına. Turun daha başından böyle bir gerilim yaşamak elbetteki hoş değildi.
10 Kasım 2013 Pazar
Malaga
10:40'ta Sevilla'dan başlayan yolculuğumuz 13:50'de Malaga'da sona erdi ve otelimize yerleştik. Eğer bir gün yolunuz Malaga'ya düşerse kaldığımız oteli kesinlikle tavsiye ederim: Hotel Petit Palace Plaza Malaga. Avrupa'ya gittiğimizde genellikle fiyatları uygun olduğundan banyosu ortak kullanım olmayan hostellerde kalmayı tercih ediyorduk. Bu sefer uygun bir fiyata 4 yıldızlı bir otel bulmak bizi hem şaşırttı hem de mutlu etti.
Yaptığımız plana göre ilk olarak katedrali gezecektik. Fakat, zaman biraz ilerlemiş olduğundan kapanmadan Alcabaza ve Castillo de Gibralfaro'yu gezmeye karar verdik. Alcabaza, 11.yy'da Mağribiler tarafından kurulmuş bir kale. İspanya'da bir sürü "alcabaza" var. Bunlardan birini Sevilla'da, diğerini Granda'da görmüştük. Malaga'dakinin en iyi korunmuş "alcabaza" olduğunu iddia ediliyor.
Bir sonraki durağımız: Castillo de Gibralfaro. Alcabaza'ya girerken Castillo de Gibralfaro giriş biletini de alabilirsiniz. Fakat oraya gitmek için Alcabaza'dan çıkıp 35 numaralı otobüse binmeniz gerekiyor. Rehber kitaplarında yürünebileceği de yazıyor ama çok yokuş var ve uzun bir yol. Yukarı çıktığınızda mükemmel bir Malaga manzarası sizi bekliyor. Kale duvarları üzerinde gezebilir, manzaranın tadını çıkartabilirsiniz.
Sonraki durağımız olan Picasso'nun doğduğu eve doğru yola çıktık. Pablo Diego Jose Francisco de Paula Juan Nepomuceno Maria de los Remedios Cipriano de la Santisima Trinidad Ruiz y Picasso 25 Ekim 1881'de bugün müze (Museo Casa Natal) olarak kullanılan Plaza de la Merced No.15'te doğmuş. Bir önceki cümlede de yazdığım gibi bizim Pablo Picasso olarak bildiğimiz sanatçının aslında upuzun bir ismi var. Sanatçının doğduğu ev, Fundacion Picasso tarafından yeniden döşenmiş ve görülmeye değer.
Picasso'nun evini ziyaret ettikten sonra sahile doğru yürüdük. Malaga'nın sahilini görür görmez aşık oldum. Ne özelliği vardı derseniz öyle çok açıklayamam. Belki de mayıs ayında deniz görmek benim gibi ankaralı bir insanın hoşuna gittiğindendir. Ertesi gün Malaga'ya arabayla yaklaşık 1 saat uzaklıktaki sosyetik tatil beldesi Marbella'ya gidecektik. Fakat Malaga'nın bu güzel sahilinde denize girmeyi Marbella'ya gitmeye tercih ettik ve hemen planlarımızı değiştirdik.
Akşam Malaga'nın araç trafiğine kapalı sokaklarında gezdik. Malaga, İspanya'nın "Costa del Sol" (güneş sahilleri) denilen bölgesinin merkezi. Başka bir değişle İspanyol rivierasının başkenti. Malaga'da tarih, kültür, deniz ve eğlence içiçe geçmiş durumda. Herkes için sunacak birşeyleri var. Birkaç adım yürüdüğünüzde bambaşka bir şehir çıkıyor karşınıza. Akşam yemeğimizi Tio Pepe şerileri olan bir restorantta yedik.
Ertesi gün ilk durağımız bir önceki gün gidemediğimiz katedraldi. Katedrali gördükten sonra yürüyerek ve hediyelik eşya alışverişi yaparak sahile indik. Bütün tatilin acısını çıkartırcasına deniz kenarında güneşlenerek dinledik ve çok da yorulduğumuzu fark ettik. Mayıs ayında denize girmenin keyfini çıkarttık. Öğle yemeği için deniz kenarındaki salaş restorantları tercih ettik.
Yandaki fotoğraftta görüldüğü gibi kum ve odun doldurulmuş bir kayık üzerinde şişe geçirilmiş balıkları pişiriyorlardı. Benim çok ilgimi çekti ve denedim. Çok da güzeldi, kesinlikle tavsiye ederim. Bütün gün deniz ve güneşten faydalandıktan sonra otele doğru yürümeye başladık. Yol üzerinde yeni yapılmış limanı gördük. Limanın, kenarındaki çeşit çeşit dükkanları ve restorantları ile modern bir görünümü vardı.
Çok kalabalık olan kafe-bar tarzı bir restoranta girdik. Buranın neden bu kadar kalabalık olduğunu daha sonra anladık. Yandaki fotoğrafta görülen kovada 5 tane bira sadece 3 euroydu. Aslında biranın yanına atıştırmalık bişeyler de vardı ama menü ispanyolca olduğundan hiçbirşey anlayamadık. Bilmediğimiz birşey sipariş vermeyelim diye biraları yanında aperatif olmadan içtik :))
Böylece her dakikasından büyük keyif aldığımız Endülüs turumuzun sonuna geldik. Bir sonraki sene yaptığımız balkanlar turunda görüşmek üzere...
Bir sonraki durağımız: Castillo de Gibralfaro. Alcabaza'ya girerken Castillo de Gibralfaro giriş biletini de alabilirsiniz. Fakat oraya gitmek için Alcabaza'dan çıkıp 35 numaralı otobüse binmeniz gerekiyor. Rehber kitaplarında yürünebileceği de yazıyor ama çok yokuş var ve uzun bir yol. Yukarı çıktığınızda mükemmel bir Malaga manzarası sizi bekliyor. Kale duvarları üzerinde gezebilir, manzaranın tadını çıkartabilirsiniz.
Sonraki durağımız olan Picasso'nun doğduğu eve doğru yola çıktık. Pablo Diego Jose Francisco de Paula Juan Nepomuceno Maria de los Remedios Cipriano de la Santisima Trinidad Ruiz y Picasso 25 Ekim 1881'de bugün müze (Museo Casa Natal) olarak kullanılan Plaza de la Merced No.15'te doğmuş. Bir önceki cümlede de yazdığım gibi bizim Pablo Picasso olarak bildiğimiz sanatçının aslında upuzun bir ismi var. Sanatçının doğduğu ev, Fundacion Picasso tarafından yeniden döşenmiş ve görülmeye değer.
Picasso'nun evini ziyaret ettikten sonra sahile doğru yürüdük. Malaga'nın sahilini görür görmez aşık oldum. Ne özelliği vardı derseniz öyle çok açıklayamam. Belki de mayıs ayında deniz görmek benim gibi ankaralı bir insanın hoşuna gittiğindendir. Ertesi gün Malaga'ya arabayla yaklaşık 1 saat uzaklıktaki sosyetik tatil beldesi Marbella'ya gidecektik. Fakat Malaga'nın bu güzel sahilinde denize girmeyi Marbella'ya gitmeye tercih ettik ve hemen planlarımızı değiştirdik.
Ertesi gün ilk durağımız bir önceki gün gidemediğimiz katedraldi. Katedrali gördükten sonra yürüyerek ve hediyelik eşya alışverişi yaparak sahile indik. Bütün tatilin acısını çıkartırcasına deniz kenarında güneşlenerek dinledik ve çok da yorulduğumuzu fark ettik. Mayıs ayında denize girmenin keyfini çıkarttık. Öğle yemeği için deniz kenarındaki salaş restorantları tercih ettik.
Yandaki fotoğraftta görüldüğü gibi kum ve odun doldurulmuş bir kayık üzerinde şişe geçirilmiş balıkları pişiriyorlardı. Benim çok ilgimi çekti ve denedim. Çok da güzeldi, kesinlikle tavsiye ederim. Bütün gün deniz ve güneşten faydalandıktan sonra otele doğru yürümeye başladık. Yol üzerinde yeni yapılmış limanı gördük. Limanın, kenarındaki çeşit çeşit dükkanları ve restorantları ile modern bir görünümü vardı.
Çok kalabalık olan kafe-bar tarzı bir restoranta girdik. Buranın neden bu kadar kalabalık olduğunu daha sonra anladık. Yandaki fotoğrafta görülen kovada 5 tane bira sadece 3 euroydu. Aslında biranın yanına atıştırmalık bişeyler de vardı ama menü ispanyolca olduğundan hiçbirşey anlayamadık. Bilmediğimiz birşey sipariş vermeyelim diye biraları yanında aperatif olmadan içtik :))
Böylece her dakikasından büyük keyif aldığımız Endülüs turumuzun sonuna geldik. Bir sonraki sene yaptığımız balkanlar turunda görüşmek üzere...
Yer:
Málaga, Spain
3 Kasım 2013 Pazar
cadiz
Bizi El Puerto de Santa Maria'ya getiren otobüs Cadiz'e doğru karadan giderken biz Atlas okyanusunun tadını çıkartmak için tekneye bindik. Cadiz, ana karaya ip gibi ince iki karayoluyla bağlanan bir yarımada. Doğruyu söylemek gerekirse Cadiz'de çok vakit geçiremedik. Limana vardığımızda karayoluyla bize yetişen otobüse bindik ve otobüsle kısa bir panaromik tur attık.
Cadiz'in şık katedralini dışarıdan fotoğraflama şansına da eriştikten sonra Sevilla'ya doğru (bu sefer karadan) yola çıktık.
Yolunuz düşerse katıldığımız bu Jerez - Cadiz turunu kesinlikle tavsiye ederim. Katılan kişi sayısı çok az olduğundan bize özel tur gibiydi. Tek kötü yanı Cadiz'de az vakit geçirmemizdi.
Bu tura katıldığımız için gidemediğimiz Cordoba da tabiiki aklımızda kaldı. Bir dahaki sefere yolumuz Endülüs'e düşerse mutlaka Cordoba'ya da uğramayı düşünüyoruz.
Cadiz'in şık katedralini dışarıdan fotoğraflama şansına da eriştikten sonra Sevilla'ya doğru (bu sefer karadan) yola çıktık.
Yolunuz düşerse katıldığımız bu Jerez - Cadiz turunu kesinlikle tavsiye ederim. Katılan kişi sayısı çok az olduğundan bize özel tur gibiydi. Tek kötü yanı Cadiz'de az vakit geçirmemizdi.
Bu tura katıldığımız için gidemediğimiz Cordoba da tabiiki aklımızda kaldı. Bir dahaki sefere yolumuz Endülüs'e düşerse mutlaka Cordoba'ya da uğramayı düşünüyoruz.
Yer:
Cádiz, Spain
5 Ekim 2013 Cumartesi
El Puerto de Santa Maria
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




