26 Eylül 2015 Cumartesi

Midilli

Yazlıkta tatil yaparken uzaktan uzağa gördüğümüz Midilli adası düştü aklımıza. Biz de gidip bir yakından bakalım dedik. Burhaniyedeki bir tur şirketine giderek haftasonu bir gece kalmalı Midilli turu aldık. Yunan adalarına kısa sürekli vize için çok fazla evrak istemiyorlar. Biyometrik fotoğraf, 6 ay geçerli pasaport ve bir de 30 euro ücreti var. Tabi tur şirketi 60 euro istiyor ve yarısını cebe atıyor. Bu yüzden yeşil pasaportunuz varsa şimdiden 60 euro kârdasınız.
Ilk uyarım sakın bayramda gitmeyin. Adaya Türkler hücum ediyor ve çok kalabalık oluyor. Bayramdan önceki yada sonraki hafta da gitmeyin çünkü bayram kalabalığı hala geçmemiş oluyor. Tur rehberinin söylediğine göre pasaport kuyruğunda millet birbirinin ağzını yüzünü kırıyormuş. Biz bayramdan sonraki haftasonu gitmek gafletinde bulunduk. Yandaki fotoğraf Ayvalık tarafındaki pasaport kuyruğunu gösteriyor. Bu kuyrukta herhalde bir saatten fazla bekledik. Midilli tarafı ayrı bir hikaye. Aslında Ayvalık Midilli arası yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Ama pasaport kuyruklarındaki beklemeler yüzünden sabahın köründe çıktığımız Burhaniyeden ancak öğlen adaya varabildik. Dönüşte de benzer bir çileyi çektiğimiz düşünülürse şimdi Midilli deyince aklıma adadan çok bitmek bilmez kuyruklar ve beklemeler geliyor. Bu kuyruklar yeşil pasaportu olanlar için de geçerli buarada. Belki bayramdan çok uzak bir tarihte giderseniz bizim yaşadığımız çileyi yaşamazsınız.
Midilli aslında biraz Gökçeada'ya benziyor. Yerleşimler birbirinden uzak ve gidiş-geliş olan yollar çok virajlı. Adada ilk ziyaret ettiğimiz yer Agiasos köyü. Bu köyün şirin sokaklarından geçerek Panaya Aya Sion kilisesine ulaştık. Kilisede çok eski bir ikon varmış ama açıkçası benim ilgimi pek çekmedi. Gecikmiş öğle yemeğimizi burada sandviç olarak geçiştirdik. Ikinci durağımız Petra kasabası.
Burada bulunan bir kaya üzerine oturtulmuş Panaya Glikofilusa Kilisesini görebilmek için 114 basamak tırmanmanız gerekiyor. Açıkçası tırmandırdığınıza da değiyor çünkü manzara çok güzel. Kasaba sokaklarında dolaşarak ünlü Türk konağını bulduk. Bu kasabanın denize girebileceğiniz güzel bir sahili var. Fakat biz deniz molası vermeden dinlemek için odamıza çekildik. Kaldığımız otel denize biraz uzaktı ama deniz manzaralıydı. Zaten pek denize girecek fırsat bulamadan akşam yemeği için otelden ayrıldık.
Akşam yemeğimizi Molivos'ta bir tavernada yedik. Yemekler ve müzik çok güzeldi. Eğlenceli bir akşam geçirdik. Ertesi sabah otelde kahvalımızı yaptık ve bu sefer gezmek için Molivos'a geri döndük. Kalede inip aşağıya doğru yürümeye başladık. Midilli'de en çok Molivos'u beğendik. Rehberimizin dediğine göre Asos - Molivos arası seferler konulması planlanıyormuş. Işte o zaman sadece Molivos için Midilli'ye tekrar gelmek isterim.
Molivos çok şirin bir Ege kasabası. Çok şanslıydık çünkü biz gittiğimiz sırada yelken yarışları vardı. Bizim için güzel bir görsel şölen oldu.
Bir sonraki rotamız Mantamados köyü. Bu köy manda eti, sütü ve yoğurdu ile ünlüymüş. Buradaki Taxiarchis kilisesinin bahçesinde bir savaş uçağı var. Bunun sebebi bu bölgeye uçağı düşen 7 pilotun 7'sinin de sağ kurtulması imiş. Biz kiliseyi ziyaret ettiğimizde içeride bir vaftiz töreni vardı. Benim ilgimi çekmese de turdaki yolcular ilgiyle izlediler töreni.
Mantamados'tan sonra artık Midilli merkeze doğru dönüş yoluna geçtik. Yolda harabe halindeki Sarlıca Palace'ı gördük. Burası Osmanlı zamanında çok ünlü bir kaplıca oteliymiş ama şimdi terk edilmiş durumda.
Bir sonraki durağımız Plomari'deki Barbayanni uzo fabrikası. "Uzo" kelimesi aslında Italyanca kökenli. Bu içkinin asıl adı "tsipouro" imiş. Marsilya'ya gönderilen kasaların üzerinde "Marsilya'da kullanılmak üzere" anlamında "uso Massalia" yazarmış. Böylece zamanla bu içkinin adı uzo olarak değişmiş. Gittiğimiz uzo fabrikasında kredi kartı geçmediğinden hiçbirşey alamadık. Aslına bakarsanız adada hiçbir yerde kredi kartı geçmiyor. Ekonomi tamamen kayıt dışı. Rehberin söylediğine göre burda devlet fakir, halk zengin.
Tur şirketine misli misli ödediğimiz vize paraları bir şekilde adaya ulaşamamış. Girişte tekrar iki kişilik vize parası verince biraz nakit euro sıkıntısına düştük. Bu yüzden adada çok fazla alışveriş yapamadık. Şehir merkezine indiğimizde yeni camiyi ziyaret ettik. Isminin yeni olduğuna bakmayın yandaki fotoğrafta görüldüğü üzere pek de yeni bir tarafı yok. Rehberimizin söylediğine göre adadaki Osmanlı eserleri Yunanlar tarafından bilerek bakımsız bırakılıyormuş.
Ve geldik sonunda Midilli'nin simge yapılarından Agios Therpon kilisesine. Vapurla adaya yaklaşırken bu kilisenin silüeti hemen dikkat çekiyor.
Midilli'nin adı aslında Lesvos. Burası ünlü Yunan şairi Sappho'nun ve aynı zamanda Barbaros Hayrettin Paşa'nın memleketi. Eşcinsel kadın şair Sappho'ya atfen, Lesvoslu anlamına gelen lezbiyen sözcüğü 1800'lü yıllardan itibaren kadın eşcinsel anlamında kullanılır olmuş.
Son olarak taş kahveye gittik fakat ne yazık ki burada da kredi kartı geçmiyordu. Biz de şehir merkezinde biraz dolaştık. Dönüş yolculuğumuz gidis kadar eziyetli olmadı. Neyseki duty freede kredi kartı geçiyordu da dilediğimiz gibi alışveriş yapabildik. Ayvalık'ta pasaport kontrolune geldigimizde bizi yine baya bi beklettiler. Kendimizi kaybedip duty freede fazla icki almışız. Gümrük kontrolunde sıkıntı cikmasin diye bir kismini turdaki teyzelerin eline tutusturduk.

29 Ağustos 2015 Cumartesi

Üsküp

Balkanlardaki son durağımız Makedonya'nın başkenti Üsküp. Artık Üsküp deyince aklıma heykeller şehri geliyor çünkü şehrin yer yanında çeşit çeşit büyüklükte heykeller var ve hepsi de yeni yapılmış. Hatta bazıları hala yapım aşamasında. Rehberimizin anlattığına göre Yugoslavya'dan ayrıldıktan sonra Makedonlar bir millet bilinci oluşturmaya başlamış. Bu sebeple, tarih sayfasında yerini almış bütün ünlü Makedonların heykelleriyle süslemeye başlamışlar şehri. Şehre hergün yeni bir heykel yapılıyormuş.
Bizi tur boyunca 1000 km gezdiren şöförümüz de Üsküp'te yaşıyor. Rehber yeni gördüğü ve tanıdığı birine benzetemediği bir heykeli ona sordu. Üsküplüler artık o kadar duyarsızlaşmışlar ki bu heykel işine, söförümüz "valla onu ben de bilmiyorum", diye cevap verdi. Tabi en çok heykeli olan kişi tabiiki tarihteki en ünlü Makedon olan Büyük İskender. Gerçi bu konuda Yunanlılarla kavgalılarmış. Yunanlılar İskender'in Yunan olduğunu söylerken, Makedonlar da Makedon olduğunu iddia ediyorlarmış. Yukarıdaki resimde de görülen Üsküp meydanındaki "Büyük İskender" heykelinin adı, Yunanlıların zoruyla "Atlı Savaşçı" olarak değiştirilmiş. Bu meydana çıkan caddede ayrıca İskender'in babası ve annesine ait iki ayrı kaide var. Babasına ait kaidenin üst kısmında babasının heykeli, alt kısmında ise babasıyla birlikte İskender'i tasvir eden görece daha küçük heykeller bulunuyor.
Biz Üsküp'ü ziyaret ettiğimizde (yıl 2013) annesine ait kaidede sadece alt kısımdaki heykeller mevcuttu. Üst kısma da babasınınki gibi devasa bi anne heykeli yapılacağından bahsettti bizim rehber. Annesinin İskerderle birlikte tasvir edildiği heykeller bana biraz komik geldi açıkçası. Kadının İskender'e hamileyken, bebek yaştaki İskender'i emzirirken, kucağında oynarken betimlendiği tuhaf tuhaf heykelleri var.
Heykellerin yoğun olarak bulunduğu bölüm, Vardar Nehri kıyısı ve şehir merkezini Türk çarşına bağlayan, Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan, tarihi Taşköprü. Bu civarda 20'den fazla gelişi güzel yerleştirilmiş heykel var. Bu heykeller birbirlerinden o kadar alakasız ki, herbiri kendi havasında takılıyor, birbirleriyle hiçbir uyumları yok. Son olarak fotoğrafını koyacağım heykel, Kiril alfabesinin yaratıcıları olarak bilinen Kiril ve Metodius.
Sonunda asıl anlatmak istediğim yere geldik: Türk çarşısı. Türk kısmının durumu gerçekten içler acısı çünkü Makedonya hükümeti buraya hiç yatırım yapmıyormuş, kendi haline bırakmış. Kaldırımlar kırık dökük, sokaklar bakımsız. İnsanın içi acıyor. Biz gezerken turist olduğumuzu fark eden Üsküplü iki Türk genç kızın aralarındaki konuşması ise durumu özetliyor: "Ne işi var bu insanların burada. Biz burdan kaçmaya çalışıyoruz, onlar da buraya geliyor.".
Üsküp'te iki günümüz vardı. İlk gün şöyle kısa bir tur atıp otele dönmek üzere otobüsle buluşacağımız yere doğru ilerleken Rahibe Teresa'nın evini gördük. Rahibe Terasa mı, ne alaka?? dediğinizi duyar gibiyim. Rahibe Teresa Hindistan'da değil miydi, evinin Üsküp'te ne işi var? Bu sorular bizim de aklımızı kurcaladı. Neyse ki rehberimiz bize durumu hemen açıkladı. Rahibe Teresa aslen Üsküplüymüş ve misyoner olarak Hindistan'a gitmiş.  Ertesi gün tekrar gelip doğduğu evin içini de gezdik tabii.
Buluşma noktamız, üzerinde Üsküp'te 1963'te yaşanan depremin saatini gösteren bir duvar saati bulunan ve şimdi müze olarak işlev gören eski tren garı. Bu yıkık duvar depremin anısına bu şekilde bırakılmış.
Otele döndüğümüzde gördük ki otel odamızın içinde rahatlıkla at koşturulabilirdi :) Burdan ETS tura bir kez daha teşekkürlerimizi sunuyoruz. Ayrıca tepedeki ışıklı haç manzaralıydı. İlk fotoğrafta da görülen devasa haç, uzun cami minarelerine inat olsun diye 2002 yılında dikilmiş.
Akşam ETS tur bizi yemek için çok güzel bir restoranta götürdü (her tur şirketi bu tarz güzel organizasyonlar yapmıyormuş, turla gitmek isterseniz iyi araştırın derim, bilginize). Tesadüf o ki o akşam o restorantta (yandaki fotoğrafta da görebileceğiniz gibi) bir balkan düğünü vardı. Gerçekten çok eğlenceli bir akşam geçirdik. Yemekler ve müzik çok güzeldi.
Ertesi gün Üsküp'ü gezmeye kaldığımız yerden devam ettik. Otobüs bizi Üsküp kalesinin yakınında bıraktı ve biz oradan kendi yolumuzu bularak Üsküp'ü gezmeye başladık. İlk durağımız Aziz Saviour Kilisesiydi. Bu kilise Osmanlı zamanında yerin 2 metre altına gömülmüş çünkü o zamanlar camilerden daha yüksekte bir kilise istenmiyormuş. Kilisenin içinde çok güzel ahşap işçiliğe sahip bir altar var. Tavandaki İsa resmi ne tarafa gitseniz size bakıyormuş gibi görünüyor.
Daha sonra Türk Çarşısının içinden ve Davutpaşa Hamamının yanından geçerek kendimizi Üsküp sokaklarına saldık.
Taşköprünün hemen yanındaki Arkeoloji müzesi (bkz. yandaki fotoğraf) biz oradayken henüz hala yapım aşamasındaydı ve açılmamıştı.
Biz taşköprünün üstünden geçerek Büyük İskender heykelinin olduğu Makedonya Meydanına çıktık ve daha önce bahsettiğim gibi Rahibe Teresa'nın evinin içini gezdik.
Suluhan'da yemek molası verdik. Söylemeyi unuttum sanırım. Biz Balkanlar turuna çıktığımız gün İstanbul'da gezi olayları patlak verdi. Balkanlarda geçirdiğimiz her akşam otele döndüğümüzde yaptığımız ilk iş televizyonu açıp CNN izlemek oluyordu. Sonradan öğrendikki zaten Türkiye'dekiler de CNN izliyorlarmış çünkü bizim kanallar doğru düzgün göstermiyormuş olayları. Dünyanın her yanından olduğu gibi Üsküp'ten de Taksim'deki direnişe destek verenler vardı.
Balkanlar turumuz Üsküp'te sona erdi. Bir sonraki durağımız Midilli adası :))

16 Ağustos 2015 Pazar

Kalkandelen

Alaca Camii, Kalkandelen'e uğrama sebebimiz. 1438 yılında iki kız kardeşin mali desteğiyle İshak Bey'e yaptırılmış. Alaca Camii'nde seramik süslemeler yerine çiçek desenleri kullanılmış. Bunda camiinin yapımını sağlayan iki bayanın katkıları olduğunu düşünüyorum. Dikdörtgen kesitli camideki boya düzenini sağlamak için 30000'den fazla yumurta kullanılmış. Ayrıca, camiinin avlusunda camiyi yaptıran iki kız kardeş Hurşide ve Mensure hanımların türbeleri var.

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Resneli Niyazi ve Resne

Ohrid'den son durağımız olan Üsküp'e doğru giderken yolda Resneli Niyazi'nin konağını görmek için Resne'ye uğradık. Niyazi Bey 1873 yılında Makedonya sınırları içerisinde kalan Manastır yakınlarındaki Resne kasabasında yandaki fotoğrafta görülen konakta doğmuş. İttihak ve Terakki'nin önde gelen isimlerindenmiş.
Paris'teki Versay sarayını bir kartpostalda görmüş ve çok beğenmiş. Bunun üzerine memleketinde bu sarayın aynısını yaptırmaya karar vermiş. Ne yazıkki sarayını (ya da konak demeliyim çünkü yaptırdığı konağın Versay sarayıyla pek bir alakası yok :) göremeden ölmüş. Resneli Niyazi'nin ölümü de ayrı bir hikaye çünkü kendi koruması tarafından öldürülmüş. Bir rivayete göre sivri bir kişilik olduğundan İttihak ve Terakki tarafından öldürtülmüş. Bu sebeple, "Ne şehit oldu, ne gazi, b.k yoluna gitti bizim Niyazi" lafı Resneli Niyazi içi söylenmiştir.
Resneli Niyazi'nin dilimize kazandırdığı bir başka deyim ise "geyik muhabbeti". Niyazi Bey yavru bir geyiği evcilleştirmiş ve yanından hiç ayırmazmış. Bu geyik çok ünlü olmuş. O dönemler II.Meşrutiyetin ilan edildiği ve siyaset ortamının karışık olduğu dönemler ve şimdiki gibi gazeteler üzerinde yoğun bir baskı var. Gazeteler günün siyasi olaylarından bahsedemediğinden hergün Niyazi Bey'in geyiğini haber yapıyorlarmış. Halk da bunun üzerine şöyle demiş: "Bırakın bu geyik muhabbetini da gerçek haberlerden bahsedin."

19 Nisan 2015 Pazar

Ohrid

Bir kısmı Arnavutluk, diğer bir kısmı ise Makedonya içinde kalan Ohrid Gölü gerçekten görülmeye değer bir yer. Bu göl UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alıyor. Gölün kenarına kurulmuş 3 şehir var. İkisi Makedonya sınırları içerisindeki Ohrid ve Struga, diğeri Arnavutluk sınırı içerisindeki Pogradec. Biz gezimize Ohrid gölünün Kara Drin nehrine boşaltıdığı yere kurulmuş olan Struga şehriyle başladık.
Kısa bir fotoğraf molasının ardından 2 gece konaklayacağımız otele, oradan da akşam yemeği yiyeceğimiz restorana gittik. Restoranda bizi bir süpriz bekliyordu: Balkan müzikleri eşliğinde dans eden bir folklör grubu. Güzel geçen gecenin sonunda balkan ezgileriyle dans ederken bulduk kendimizi. Ertesi gün yoğun bir program bizi beklediğinden çok geç olmadan otelimize döndük.
ETS Tur yine bize kıyak geçmiş, diğer kaldığımız otellerde olduğu gibi bize yine manzaralı oda vermiş. Sabah muhteşem bir göl manzarasıyla uyandık.
O sabah kendi rehberimizin yanında bize Ohrid'den yerel bir rehber eşlik etti. Adı Cingiz. Savaş zamanında göç etmeyip burada kalan Türklerden. Çok tatlı bir Türkçesi var. Konuşmasını anlamaktan zorlandığımızda, "Bizim evde konuşulan Türkçeyle konuşsam hiçbirşey anlamazsınız, asıl Türkçe bizim konuştuğumuz" dedi.
Bir önceki gün Ohrid gölünün döküldüğü yeri görmüştük. O sabahki ilk durağımız ise Ohrid gölünün doğduğu yerdi. Manzara o kadar güzel, su o kadar durgundu ki insan burada hiçbirşey yapmadan saatlerce durabilir.
Ohrid'nin kaynağının olduğu yerde St.Naum manastırı var. St Naum, Kiril alfabesinin yaratıcılarından biri olarak tanınıyor. Manastırın içinde o kadar çok tavuskuşu vardı ki Seville'de başlayan tavuskuşu korkum yine alevlendi. Ohrid Gölü yılanbalıklarıyla ünlü. Gölde çifleşen yılan balıkları buradan tam Meksika körfezine kadar gidip yumurtalarını orada bırakıyorlarmış. Fakat Ohrid'e geri dönmeye ömürleri yetmiyormuş.
Yumurtadan çıkan yavrular ise bir şekilde Ohrid gölünün yolunu bulup çiftleşmek için yine buraya dönüyorlarmış. İkinci durağımız Ohrid çarşısı. Ohrid aynı zamanda incisi ile ünlü. Yalnız buradaki inci öyle midyeden çıkmıyor. Ohrid'de yetiştirilen bir balığın pulları toz haline getirilip sıkıştırılarak yapılıyormuş.
Yandaki fotoğrafı görüp de burası Safranbolu mu diye aldanmayın. Burası hala Ohrid. Şehir içerisinde biraz yürüyüşe çıktık ve kaleye uzaktan bir selam çaktık, antik tiyatroyu gördük. Daha sonra tekne turuna geçtik.
Balkan müzikleri eşliğinde çok güzel bir göl turu yaptık. Tito'nun yazlığını gördük. Hava sıcaktı ve su çok durgundu. İçimizen gölün serin sularına atlamak geldi ama hazırlıklı gelmemiştik. Tekne turu sonrasında meşhur Ohrid balığında yemek için bir retorana oturduk. Otele dönünce mayolarımızı giyip göl kenarına indik. Fakat öğlen güneşi gimişti ve hava biraz soğumuştu. Gölün suyu ise buz gibiydi. Biz de ayaklarımızı sokmakla yetindik.
Uzun geçen günün sonunda akşam olmuştu bile. Geceyi Ohrid'deki otelde geçirip ertesi gün erkenden Resne'ye doğru yola çıktık.



7 Şubat 2015 Cumartesi

Karadağ - Arnavutluk Sınırı ve Tiran

Karadağ'dan Arnavutluk'a geçerken kullandığımız yol hiç de ülkeler arası bir yola benzemiyordu. Yol o kadar dardı ki iki otobüs karşılıklı geldiğinde geçemiyordu. Rehberimiz iki ülkenin de bu yola bilerek yatırım yapmadığını anlattı. Arnavutluk'un başkenti Tiran'a geldiğimizde biraz hayal kırıklığına uğradık. Türkiye'nin 30 yıl önceki haline benziyordu. Aslında Arnavutluk ve Tiran'ın tur programı içerisinde yer almasının tek sebebi yol üzerinde olmasıymış. Tiran'ın ana caddesi komünizm zamanında yapılmış ve üzerine uçak inebilecek şekilde tasarlanmış. Zaten geri kalan bütün yollar da daracık.
Tiran'ın merkezindeki meydanda büyük bir İskender Bey heykeli var. Asıl adı Georgi olan İskender Bey'in hikayesi ilginç. Babası Osmanlılara yenilince Georgi'yi iç oğlan olarak Osmanlı sarayına rehin vermiş. İskender adını alan Georgi önemli askeri hizmetlerde bulunmuş ve çeşitli seferlere katılmış. Daha sonra Osmanlılara karşı başkaldırmış. Osmanlı ordusunun taktiklerini çok iyi bildiği için sınırlı bir kaynakla dönemin en büyük askeri gücü olan Osmanlı ordusuna karşı uzun süre direnebilmiş.
Opera binası da İskender Bey Meydanında yer alıyor. Bu binanın ön cephesindeki insan figürlerinden yapının sosyalist döneme ait olduğu hemen hissediliyor.
Meydandaki bir diğer önemli yapı ise Ethem Bey Camisi. 18.yy'da yapılan kare kesitli caminin işlemeleri gerçekten çok güzel. Komünizm döneminde kapatılan cami, 1991'de tekrar ibadete açılmış.
Tiran'daki kısa gezintimizden sonra rehberimiz bizi yemek yemek için "Türkiye Sofrası" diye bir yere götürdü. İlk başta Arnavutluk'a gelip de bir Türk restoranında yemek bana tuhaf gelmişti ama Tiran'ın çok da turistik bir şehir olmadığını fark edince yine en güvenlir yerin bir Türk restoranı olduğuna karar vedik. Otobüs şöförü aracı resmen yolun ortasına park etti ama kimse birşey demedi. Ortalıkta tek bir trafik polisi bile yoktu.
Yemek demişken, Arnavut ciğeri ve Elbasan tava gibi ismini Arnavutluktan alan yemeklerin de uydurma olduğunu öğrendik. Rehberimizin dediğine göre İstanbul'a gelip esnaf lokantası açan bir Arnavut'un icadı olabilirmiş çünkü Arnavutlukta bu isimle anılan yemekler yokmuş.

28 Eylül 2014 Pazar

Bar

Karadağ'ın Bar şehri sadece konaklama amacıyla tur programımızda yer alıyordu. Tur rehberimiz buradaki otellerin Budva'ya göre daha ucuz ve kaliteli olduğunu söyledi. Otele yerleştiğimizde biz de ona hak verdik. Odaları ve yemekleri güzeldi. Hem açık hem de kapalı havuzu vardı ve oldukça temizdi. Bizim odamız her zamanki gibi deniz manzaralıydı :) O civara yolunuz düşerse öneririm, adı Hotel Princess. 

Budva'da denize giremeyince içimde kalmıştı, o yüzden otele yerleşir yerleşmez kendimizi havuza attık. Aslında otel deniz kenarında ama deniz pek de girilesi gelmedi bana. Plaj gibi birşey de yoktu zaten. Yemeğimizi yedikten sonra Bar sokaklarında şöyle bir dolaştık. Şirin, sakin ve küçük bir sahil kenti. Günü otel odamızın deniz manzaralı balkonunda içkilerimizi yudumlayarak noktaladık. Önümüzde uzanan kara dağ silüetlerini izlerken bu ülkeye neden Karadağ adını verdiklerini anladık. 
Sabah kalktığımızda Arnavutluk'a doğru yola çıkmadan tur otobüsümüzle eski Bar kalıntılarının önünden şöyle bir geçtik. Ne yazıkki fotoğraf çekmeye bile fırsatımız olmadı.