19 Mart 2017 Pazar

Londra: 2.gün

İlk gün için orjinal planımız yandaki gibi ama biz plana uymayı başaramadık. İlk durağımız Westminster Katedraliydi. Güzel bir katedral fakat Londra'da görülecek onca şey varken bu katedral görmeye değer miydi tartışılır. Sabah erkenden yola çıktığımız için işe giden insanların arasına karıştık. Bizim alışık olmadığımız bir kalabalık vardı.
İnsanlar büyük bir ciddiyet ve sessizlik içinde, durmadan duraksamadan, kimseyle konuşmadan, hızlı hızlı yürüyordu. Çocuklar okula gidiyordu. Hava serin olmasına rağmen kız çocuklar etek, erkek çocuklar şort giymişti. Altlarında da diz altı çorap vardı. Çok şık duruyorlardı. Katedralde çok oyalanmayıp Wesminster Abbey'e geçtik. İşte asıl görülmesi gerçek kilise burası. Giriş 20 pound ama verdiğiniz paraya değer. Giriş ücretine kulaklıklı rehber de dahil. Açılış saati 9 buçuk ve kapanış saati güne göre değişiyor. Haftanın çoğu günü öğleden sonra 3 buçukta kapanıyor. Kapanış saatinden 1 saat önce içeri almayı kesiyorlar. Bu yüzden diğer yerleri öğleden sonraya bırakarak burayı erken bir saatte gezdik. Abbey'e geldiğimizde önünde baya bir kuyruk vardı ve daha açılmamıştı. içeriye almaya başlanınca kuyruk hızla eridi.
Ortaçağ mimarisinin görkemli bir örneği olan manastır, bir zamanlar Parliment Square'in güneyinde bulunan bir Benedikten kilisesiymiş. 11.yyda Aziz Edward'ın kurduğu manastır, Reform döneminde korunmuş ve kraliyet törenlerine ev sahipliği yapmayı sürdürmüş. II.Elizabeth 1953 yılında burada taç giymiş, Prenses Diana'nın cenaze töreni 1997 yılında burada düzenlenmiş ve Prens William ile Catherine Middleton 2011 yılında burada evlenmiş. Burası aynı zamanda kralların, kraliçelerin, ülkenin önde gelen devlet adamlarının, askerlerin, bilim adamlarının, müzisyenlerin ve edebiyatçıların gömüldüğü bir mabet. Hatta Da Vinci'nin şifresi filminde son sahnelerden biri buradaki Isaac Newton'ın mezarının önünde geçiyor. Newton'ın yanı sıra Charles Darwin de buraya gömülmüş. Buradaki başka bir ünlü mezar, adsız bir askere ait.
I.Dünya Savaşında savaş alanında bulunan adsız bir asker, 1920'de buraya gömülmüş ve bu mezar Ingiltere'nin savaşta yitirdiği askerelerine adanmış. Abbey'e girişler kuzey kapısından yapılıyor. Batı kapısı ise doğrudan 31 metre yüksekliğindeki Gotik nefe açılıyor. Koronun bulunduğu bölümden Yüksek Altar'a geçiliyor. Yüksek Altar'ın çevresi kraliyet mezarlarına ayrılmış. Saatin ters yönünde ilerlediğiniz zaman sırasıyla I.Edward, II.Henry, II.Edward ve II.Richard'ın yattığı yerleri görürsünüz. Taç giyme törenlerinde kullanılan taht, tören zamanı Yüksek Altar'da duruyormuş.
Kullanılmadığı zaman ise, Nef'in bulunduğu Batı girişinin hemen köşesinde yer alıyor. Tahtın değişik bir de hikayesi var. Bu tahta koltuk, İskoç krallarının taç giyme törenlerinde kullandıkları, Kral I.Edward'ın 1296'da Iskoçya'dan getirdiği, Scone taşını içermesi için tasarlanmış. 1953'te Kraliçe II.Elizabeth bu tahtta taç giymiş. Tahtın içindeki Scone taşı, taç giyme törenlerinde geri alınmak üzere, 1996'da Iskoçya'ya iade edilmiş.
Klisenin iç tarafındaki VII.Henry'nin Şapeli, Bath Şovalyeleri tarikatına ait gösterişli bayrak ve sancaklarla dekore edilmiş. Şapelin duvar işçiliği ve ahşap boyamaları son derece etkileyici. VII.Henry burayı gömüleceği yer olması amacıyla 1503'te yaptırmış. Saatin ters yönünde ilerleyince, şapelin çevresinde sırasıyla I.Elizabeth ve I.('Kanlı') Mary'nin mezarlarını görebilirsiniz. İki kraliçe kardeş olmalarına rağmen hiç anlaşamamışlar. Mary, idam ettirmek niyetiyle Elizabeth''i Tower of London'a hapsettirmiş. Ayrıca VII.Henry'nin yanı sıra Stuartlardan II.Charles'ın, III.William'ın ve Iskoçya kraliçesi Mary'nin mezarları da burada. Yüksek Altara geri dönüp, Poet's Corner'a geçtik. Burada Dickens, Kipling gibi edebi kişilerin mezarları bulunuyor. Burada ayrıca Shakespeare, Jane Austen gibi birçok edebi kişiliğe adanmış anıtlar da var.
Handel gibi müzisyenlerin mezarları da bu köşede yer alıyor. Sesli tur burada sona erdi. Westminster Abbey genel olarak bana büyük bir mezarlık gibi geldi. Köşedeki çıkıştan Chapter House'a geçtik. 13.yy'dan kalma seramik zeminiyle öne çıkan sekizgen bina, manastır keşişlerin toplantı mekanıymış. 1257 ve 1542 yılları arasında Avam kamarası burada toplanmış. Son olarak revakların bulunduğu orta avluya geçtik. Abbey içinde fotoğraf çekmek yasak olduğundan avluda bol bol fotoğraf çektik. Hediyelik eşya dükkanına da uğradık ve Wesminster Abbey turumuz burada sona erdi. Dean's Yard'a şöyle bir baktık.
Sıradaki durağımız Notting Hill. Burası tabiki ismini verdiği filmle ünlü.
Ama ara sokaklardaki Viktorya dönemi birbiri ardına sıralı evleri görülmeye değer.
Buranın ünlü olduğu başka birşey ise burada bulunan Portobello Road. Pazar sanırım sabahları kuruluyormuş o yüzden biz görmedik. Ama pazar harcinde bir sürü ilginç dükkan var. Bu cadde üzerinde ayrıca çok şık kafeler de mevcut.
Bir sonraki durağımız Kensington Palace. Londra'da heryere girmek maliyetli olduğundan ve çok zaman aldığından bu sarayın da içini bir sonraki gelişimize bıraktık. Ama tam saraya geldiğimizde Londra'nın ilk yağmuru karşıladı bizi ve sarayın ziyaretçiler için yapılmış kafesine girdik. Baktık yağmur dinmeyecek başladık yağmur altında Kensington bahçelerini hızlı hızlı gezmeye.
Bir zamanlar Galler Prensesi Diana'nın yaşadığı sarayda şimdi oğlu Prens William ve onun karısı Kate yaşıyor. Kensington bahçelerinde ise sincaplar geziyor.
Kensington bahçelerinde bulunan Albert Memorial, Kraliçe Viktoria tarafından sevgili eşi Prens Albert'a adanmış. Prens, South Kensington müzelerinin düzenlenmesinde önemli rol oynamış. Royal Albert Hall'ın karşısında yer alan anıt, 1876 yılında Sir George Gilbert Scott tarafından tasarlanmış. Anıtın dört köşesinde Kraliçe Viktoria döneminde en geniş sınırlarına ulaşan imparatorluğu simgeleyen betimler yer alıyor.
Sanat ve bilim salonunun temel taşını Kraliçe Victoria yerleştirmiş, herkesi şaşırtarak salonun adının başına da Royal Albert'ı koymuş. Bugün burası daha çok Albert Hall olarak biliniyormuş. Dairesel bir plana sahip olan 5000 izleyici kapasiteli devasa bina, Roma amfiteatrlarını örnek alınarak tasarlanmış. Burada sirkler, film prömiyerleri ve müzik şovları düzenleniyormuş. Kraliçe Viktoria ve kuzeni Saksonya-Coburg-Gotha Prensi Albert 1840 yılında evlendiklerinde 20 yaşındalarmış. Viktoria döneminin ruhunu benimseyen Prens, güzel sanatlar ve bilimle de ilgileniyormuş. Bu ilgi daha sonra South Kensington'ın ünlü kurumlarına kaynaklık etmiş. 41 yaşında tifodan hayatını kaybeden prens, ardında Kraliçesini ve 9 çocuğunu bırakmış.
Imperial College'ın önünden geçerek Natural History Museum'a doğru ilerledik. Imperial College, Viktoria ve Albert Müzesi, Doğal Tarih Müzesi gibi, Prens Albert tarafından kurulmuş. Ne yazıkki Natural History Müzesini gezmeye vaktimiz kalmadı ve biz gidene kadar müze kapandı. Londra gezilecek birbirinden güzel yerlerle dolu bir şehir. Hepsini layıkıyla bir seferde gezmek mümkün değil. Güya bugün Hyde Park'ı görmeyi de planlamıştım ama ona da vaktimiz kalmadı.
Çünkü akşam için çok önceden aldığımız müzikal biletlerimiz vardı. Ünlü Phantom of the Opera müzikaline gittik. Müzikal gerçekten çok güzeldi. Fakat görece iyi bir para vermemize rağmen yerimiz çok güzel değildi. Balkonda biraz kenarda kaldık. Sahnenin bir kısmı görünmüyordu.
Müzikalin olduğu tiyatro otele yakındı. Müzikalden çıkışta, akşam ışıkları altında Londra sokaklarında yürüyerek, Trafalgar meydanından da geçerek otelimize döndük.
Müzikal kitapçığından


26 Şubat 2017 Pazar

Londra: 1.gün

İlk günün bir kısmı yolda geçti. Yine de saat farkından 2 saat kazanmış olduk. İlk gün için planımız yandaki gibi. İlk durağımız otelimizin hemen karşısında duran ve Londra denince ilk akla gelen simgelerden biri olan Big Ben'di. Gitmeden önce yaptığım araştırmalarda Big Ben'in aslında saat kulesinin değil, saat kulesindeki 13.5 tonluk çanın ismi olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdım.
Kuşkusuz Avrupa'daki belki de dünyadaki en ünlü çan olan Big Ben, Londra'nın en ünlü simgelerinden birisi. Saat kulesi dünyadaki üçüncü büyük kule ve yaklaşık 150 yaşında. Kraliçe Elizabeth'in tahttaki 60.yılı anısına ismi Elizabeth Kulesi olarak değiştirilmiş. Neo-Gotik tarzındaki kule aslında Westminster Sarayının bir parçası. Kulede asansör yok ve 334 merdiven var. Nasıl çıkacağım bu merdivenleri diye düşünmeyin zaten İngiltere vatandaşları haricindekilerilere tur düzenlemiyorlar. İkinci durağımız, Big Ben'in hemen yanı başındaki Westminster Sarayı. Orjinal saray, yaklaşık 1065'te, Aziz Edward için yapılmış. İzleyen 400 yıl boyunca da kraliyet ailesinin evi olmuş. 1834'te çıkan bir yangında sarayın büyük bir bölümü zarar görmüş. Sadece Avam kamarası ve Lordlar kamarası halka açıkmış. Salı ve perşembe öğleden sonraları, başbakanın soruları cevapladığı Question Time'a ayrılmış. Fakat içeri girmek için uygulanan güvenlik işlemleri çok uzun sürüyormuş. Londra'da gezecek çok yer olduğundan biz Westminster Sarayına dışarıdan bakmakla yetindik.
Ingiliz parlementosu iki kamaradan oluşturuyormuş: Avam ve Lordlar Kamaraları. Avam kamarası halkın seçtiği vekillerden oluştururken, Lordlar Kamarası kraliçenin yada hükümetin atadığı asilzadelerden veya beyaz soyluların çocuklarından oluşuyormuş. 1999'da İşçi partisi, Lordlar kamarasından asilzadeliği kaldırmasını istemiş. Lordların doğuştan soyluların arasından 92 üyeyi seçmelerini izin verilmiş, ancak geriye kalan 555 soylu bu özel kulüpteki üyeliklerini kaybetmiş. Böylece 800 yıllık gelenek sarsılmış.
Turumuzun üçünü durağı Westminster Abbey olsun isterdim ama pazar günü gittiğimiz için kapalıydı. Onu bir sonraki güne bırakarak rotamızı Trafalgar meydanına doğru uzanan ve hükümet binalarının bulunduğu Whitehall caddesine çevirdik. Bu cadde üzerindeki Downing sokağı 10 numarada 1735'ten beri ülkenin başbakanları oturuyor. Burası aynı zamanda başbakanın ofisi olarak da kullanılıyor. Yandaki fotoğrafta pek de gösterişli olmayan 10 nolu binanın bulunduğu sokak görülüyor. Ön kapısında nöbet tutan polis memurunu saymazsak, parmaklıklar ardindaki bu evin sıradan bir yer olduğu düşünülebilir.
Caddenin devamında Atlı Muhafızların Tören Alanı var. Her gün sabah 11de nöbet değişimi töreni oluyormuş. Pek çok ülkede benzer törenler izlediğimizden bize çok ilgi çekici gelmedi. Zaten saatini de tutturamadık.
Caddenin sonunda Trafalgar Meydanına ulaştık. Meydan adını, Ispanya'nın güneybatısındaki Trafalgar Burnu açıklarında, 1805te yapılan ve Amıral Lord Nelson'ın Napoleon'u yendiği savştan almış. National Gallery de bu meydanda yer alıyor. Tur programımızda olmamasına rağmen cuma günü bu müzenin de içini gezme fırsatı bulduk. National Gallery'nin hemen arkasında Natonal Portrait Gallery var. Ama ne yazıkki bu müzeye vakit ayıramadık. Bir dahaki sefere inşallah.
Admiralty Kemeri'nin altından geçerek Mall bulvarına çıktık. Bu büyük kemer, Kraliçe Viktorya ya adanmış. Yakın bir zamanda da otele dönüştürülecekmiş.
Mall'a girdikten sonra hemen sola dönüp daha önce ön tarafından gördüğümüz Atlı Muhafızların Tören alanının arkasını da görme şansı elde ettik.
Buradan Londra'nın en eski parkı olan St.James parkının içine girdik. Küçük ve şirin bu park, Fransa'da sürgündeyken çok beğendiği bahçeleri ülkesinde de yaptırmak isteyen II.Charles tarafından yaptırılmıştır. Parkta küçük bir de restoran var. Bu sakin parkta sabahki yolculuğun yorgunluğunu atmaya çalıştık.
St. James parkından sonra tekrar bir ucunda Buckingham Sarayı olan Mall'a çıktık. Buradan da St.James Saray'ının olduğu sokağa girdik.
St.James Sarayı, VIII. Henry tarafından bir avcı köşkü olarak 1532'de yaptırılmış. Londra'daki en eski kraliyet sarayı olarak biliniyor. Buckingham'ın 1837'de Kraliyet Sarayı olmasından önce bu görevi St.James Sarayı üstlenmiş. Saray halka açık değil, bu yüzden de Tudor tarzı bu yapıyı dışarıdan incelemekle yetindik.
Ve sonunda geldik Buckingham Sarayına. Saray, 1702'de Buckingham Dükü için yapılmış. 1825'te ise John Nash tarafından yeniden tasarlanmış. Binanın geniş ön cephesi Sir Aston Webb tarafından 1913 yılında yeniden düzenlenmiş. Viktorya hükümdarlığından beri Britanya kraliyetinin resmi konutu olarak kullanılıyormuş. Buckingham Sarayı Ağustos - Eylül ayları arasında ziyarete açık olduğundan biz içini gezemedik. Saray, yangından zarar gören Windsor Kalesinin onarımı için para toplanması amacıyla, ilk olarak 1993'te kısmen ziyarete açılmış. Kraliyet koleksiyonundan seçmelerin sergilendiği Queens Gallery ise, 2002'de ziyarete açılmış.
Galeride, dünyanın en iyi sanat koleksiyonerlerinden biri olan Kraliçe'nin aralarında, Leonardo da Vinci'nin çizimlerinin ve Holbein ile Van Dyck'in portrelerinin de olduğu 9000 eserden oluşan koleksiyonu sergileniyormuş. Kentteki kraliyet bahçelerinin büyük bölümü halka açık. Buckingham Sarayı Lonra'nın iki ana kraliyet bahçesine bakıyor: bizim ilk olarak ziyaret ettiğimiz St. James ve yandaki fotoğrafta kapısının önünde durduğum Green Parkı.
Hyde Park ve Kensington bahçeleri ise kısa bir yürüyüş mesafesinde. Biz de Constitution Hill'den yukarı doğru çıkarak Hyde Park Corner'a doğru ilerledik. Yandaki fotoğrafta görülen Wellington Arch'ın üstünde aslında bronzdan bir heykel var. Ama biz oradayken ne yazıkki tadilattaydı ve göremedik. Bu kemer, Napolyon savaşları sonunda Britanyalıların zaferini kutlamak için inşa edilmiş. Şimdi müze olarak hizmet veriyormuş. Fotoğrafta yerde görülen "Look right" yazısı bizim gibi turistler için yazılmış :)
Son durak Piccadilly Circus. Piccadilly caddesi Hyde Park Corner'ı Piccadilly Circus'a bağlıyor. Bu cadde üzerinde meşhur Hard Rock Cafe var. Bu restoran zincirinin ilk kolu 1971 yılında burada açılmış. Restoranda yemek yemek istiyorsanız önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Biz rezervasyon yaptırmadığımızdan girmeye yeltenmedik. Şimdi internetten araştırınca kişi başı 25 dolara hamburger, dondurma ve koladan oluşan standart bir menüyü önden sipariş verebiliyormuşsunuz. Bunu da bir dahaki sefer yapılacaklar listemize yazıyoruz. Londra'ya gitmeden önce iki tane rehber satın almıştık ama ne yazıkki yanımızda getirmeyi unutmuşuz 😔 Cadde üzerinde yürüyen çok şık bir mağaza gördük ve girmeye karar verdik. Meğer orası ünlü Fortnum and Mason imiş. Buradan bol bol hediyelik çay aldık.  Nice'den sonra mutlaka tekrar gitmemiz gereken yerler listesine tabiiki Londra var. Bu satırları yazarken keşke şimdi Londra'da olsak diyorum. Caddenin sonunda Piccadilly Circus'a ulaştık. Londra'nın Piccadilly Circus'ı, New York City'deki Times Square'in karşılığı. İlk gün için yeterince yorulmuştum. Erkenden kalmak, yolculuk ve yukarıda anlattıklarımdan sonra pilim bitti. Metroya binip otele döndük. Akşam yemeğini Marks and Spencer'dan aldığımız atıştırmalıklarla yaptık. Hazır soyulmuş ve doğranmış meyve bile vardı. İngiltere'deki Marks and Spencerlarda yiyecek de satıyorlar. Hazır, yarı hazır; meyve, sebze ve çeşitli yiyecekler bulmak mümkün. Çalışan insanlar için harika bir seçenek bence.

22 Ocak 2017 Pazar

Londra

Londra'ya gitmek çoook uzun zamandır listemdeydi ama bir türlü fırsat olmamıştı. Eşim iş için gittiğinde bebeğimiz 6 aylıktı ve biz bu kadar küçük bir bebekle bu seyahate çıkmaya cesaret edemedik. Yaklaşık bir sene sonra onu annemlere bırakarak yola çıktık. Hafta içi bakıcı yine aynı saatlerde geldi. Annemlere zor olmasın diye pazar günü gidip cumartesi dönecek şekilde aldık uçak biletlerini. Thy nin kampanyalarını takip ederseniz çok uygun fiyatlara uçak bileti bulabilirsiniz.
Konaklamak için bence mükemmel bir yer bulduk. Otelin yeri gerçekten harikaydı. London eye'ın hemen arkasında, county hall'un içindeydi. İngilizler mantıklı bir iş yapmış. County hall'u farklı turistik tesisler için kullanılabilir hale getirmişler. Otel bölümünün ön kısmını  (yani big ben ve london eye manzaralı kısmını) Marriot otele ayırmışlar. Tabii ki orası daha lüks ve daha pahalı.
Bizim kaldığımız otelin adı ise Premier Inn London County Hall. Kesinlikle öneririm güzel bir otel. Kahvaltı dahil değildi bizim rezervasyonda ama bütün kahvaltıları orada yaptık ekstra para vererek. Continental kahvaltısı oldukça güzel ve doyurucuydu. Full ingiliz kahvaltısında domuzlu sosisler falan vardı. Sanırım belirli bir yaştan sonra insan, "otel çok önemli değil canım sadece yatmaya gidicez" felsefesinden vazgeçiyor 😊. Gitmeden önce internetten araştırma yapıp iki müzikale bilet aldık. Çevreyi de görelim diye bath, stonehenge, windsor castle turu satın aldık. Bu sefer planlamayı teknoloji kullanarak yaptım ve sygic travel uygulamasını kullandım. Tavsiye ederim. İngiltere tabii ki pahalı. Çünkü bir sterlin bayabir türk lirası ediyor. Baştan çok para harcayacağınızı kabul ederseniz kafanız rahat olur 😁. Tabii ki gitmek isteyip yetiştiremediğimiz yerler oldu. Onlar da bi dahakine artık. Mesela cumartesi günleri yapılan harry potter ve oxford turu vardı. Biz cumartesi döndüğümüz için onu yapamadık. Tek başına harry potter turu yapmayı da biz tercih etmedik. Bazı müzeleri çok hızlı gezdik, bazılarına vakit ayırmadık. Heryerin içini gezmedik ve keşke parklarda daha çok vakit geçirseydik.

6 Kasım 2016 Pazar

Volga Volga Beyaz Geceler: 9.gün, St. Petersburg

Ve turumuzun son günü yine St.Petersburg'da geçti. Kahvaltımızı yaptıktan sonra bagajlarımızı kamaramızın önüne çıkardık otobüse yüklemeleri için. Sonra da Peter'in yazlık sarayı Peterhoff'a doğru hareket ettik. Buradaki zamanımız da kısıtlıydı. Sarayı ve bahçelerini yine bir önceki günkü rehberle hızlı bir şekilde gezdik. Sonra da bizi evimize götürecek uçağa bindik :)
9 gün boyunca bizi çeşit çeşit kanallardan, nehirlerden ve göllerden geçiren, Moskova'dan St.Petersburg'a kadar taşıyan nehir gemimize St.Petersburg limanında veda ettik.
Yazlık Saray olarak da anılan Peterhof Sarayı, gerçekten görülmesi gereken bir yer. Bu tur ekstraydı ve verdiğimiz paraya kesinlikle değdi. Kışlık Saray'ı da kapsayan Hermitage Müzesi'ni bir gün önce gezmiştik. Yazlık Sarayı da görerek St.Petersburg gezimizi tamamladık.
https://en.m.wikipedia.org/wiki/Peterhof_Palace#/media/File%3ARUS-2016-Aerial-SPB-Peterhof_Palace.jpg bu linkteki resim Peterhof Sarayının güzelliğini anlamanızı sağlıyor. Sarayın ve bahçelerinin ilk tasarımı Fransız mimar Jean Baptiste Le Blond tarafından yapılmış. Büyük Pedro'dan sonraki her çar bu saraya eklemeler yapmış, fakat bu saray kompleksinin büyük bölümü Büyük Pedro tarafından 1725 yılında tamamlanmış.
Sarayın üst kısmında ayrı, alt kısmında ayrı bahçeler var. Fıskiyelerin ve havuzların çoğunluğu denize açılan alt bahçede yer alıyor. Ama üst bahçe de bence görülmeye değer. Sarayın içi de dışı gibi görkemli ama ne yazıkki fotoğraf çekimine izin vermiyorlar. Sarayın içinde en ilgimi çeken bölüm, Rusya'nın deniz savaşları anısına yapılan Çeşme salonuydu. Evet yanlış okumadınız "Çeşme" salonu. Bildiğimiz İzmir Çeşme.
Bu bölümdeki 12 adet yağlı boya Çeşme Deniz Muharebesi'ni tasvir ediyor. Bu muharebe, 5-7 Temmuz 1770 tarihleri arasında Rus donanması ve Osmanlı donanması arasında Çeşme körfezi açıklarında yapılmış. 1768-1774 Osmanlı - Rus Savaşı'nın bir parçası olan bu çatışmanın sonucunda Osmanlı Donanması Ruslar tarafından tamamen yok edilmiş. Salondaki tablolar, 1771 - 1773 yılları arasında Alman ressam Jacob Philipp Hackert tarafından yapılmış.
Ressamın ilk yaptığı çalışmalar gerçekçi bulunmamış. Bu sebeple, II.Katrine, daha önce savaş görmemiş olan ressamın daha gerçekçi tablolar yapabilmesi için İtalya'nın Livorno limanında bir fırkateyni havaya uçurmuş. Ortaya çıkan tablolar Çeşme savaşını tam olarak yansıtamasa da bir deniz savaşının atmosferini ve yıkımını hissetmenize yardımcı oluyor. Tabloları merak ettiyseniz bu linkten bakabilirsiniz: http://www.ticketsofrussia.com/peterhof/museums/grpal/ind3.html
Alt bahçelerdeki fıskiyeler sanırım saat 11:00 gibi açılıyor. Fıskiyeler açıldığında biz sarayın içini geziyorduk. Büyük bir kalabalık ise dışarıda fıskiyelerin açılmasını bekliyordu. Sarayın içini gezmek için ayrı, bahçelerini gezmek için ayrı bilet almanız gerekiyor sanırım. Bizim bilet işini rehber hallettiği için çok bir bilgim yok. Sarayın içini gezdikten sonra alt bahçelere doğru hızlıca yol aldık. Fotoğraf çektirmek için bile çok vaktimiz olmadı.
Fıskiyelerin döküldüğü havuz en sonunda denizle buluşuyor. Bu saray gerçekten masallarda gördüklerimize benziyor. Etraftaki turist kalabalığı olmasa kendinizi bir masalın içinde sanabilirsiniz.
Saray bahçelerinin denizle buluştuğu yerden Baltık Denizi'ne giren insanlar vardı. Biz ayağımızı ucundan sokmakla yetindik.
Saray ve bahçeleri gerçekten çok güzel ama artık eve dönme zamanı geldi. Peterhof Sarayı ile birlite Rusya'ya da veda ettik. Genel olarak Rusya izlenimlerim olumluydu. Volga Volga Beyaz Geceler turu ise olağanüstüydü. Hem bir Avrupa hem de doğu ülkesi havası vardı bence Rusya'da. Bu sebeple, Avrupa ülkelerine göre Rusya'ya daha yakın hissettim kendimi. Bir sonraki macerada görüşmek üzere...

23 Ekim 2016 Pazar

Volga Volga Beyaz Geceler: 8.gün - St.Petersburg

Volga Volga Beyaz Geceler turumuzun son durağı St.Petersburg. Mokova'da olduğu gibi bu şehirde de iki gün ve bir gece geçirdik. İlk gün için programımız yandakinden biraz farklıydı. Panaromik kısa bir şehir turunun ardından merakla beklediğimiz dünyanın en büyük müzelerinden biri olan Hermitaj müzesi gezisi. Daha sonra kanal turu. St.Petersburg, dünyaca ünlü bir turist merkezi. Rusya'nın en büyük ikinci şehri. Baltık denizi ve Neva nehri kıyısına kurulan şehrin nüfusu 5 milyondan fazla. Daha önceki yazılarımda da anlattığım gibi, St.Petersburg şehri, Rus Çarı I.Peter tarafından planlanmış ve 1703 yılında Moskova'nın yerine başkent ilan edilmiş. Rus devriminin olduğu 1918 yılına kadar Rusya'nın başkentliğini yapmış. I.Dünya savaşı sırasında, Rusya ve Almanlar savaş halindeyken şehrin adı olan Sankt Peterburg Almanca gibi algılandığından, Petrograd olarak değiştirilmiş.
1924 yılında, Lenin'in ölümünden 5 sene sonra, Petrograd adı Leningrad olarak değiştirilmiş. 1991 yılında, Sovyetler Birliği yıkılınca şehrin adı tekrar St.Petersburg olarak değiştirilmiş. Şehir tabiki Unesco Dünya Mirası listesinde. Kanallarla kaplı şehir, "Kuzeyin Venedik'i" olarak tanımlanıyor. Haziran ayında meşhur "Beyaz Geceler" başlıyor. Biz aslında resmi olarak beyaz geceleri yaşamadık çünkü mayıs sonunda oradaydık ama yine de geceler oldukça beyazdı :)
Panaromik şehir turumuzun duraklarından biri, Voskresenia Khristova Kilisesi (yukarıda fotoğrafı görülen). Kilisenin adı Türkçeye "Kurtarıcı Kan Kilisesi" gibi çevriliyor sanırım. 1883 yılında inşaatı başlayan kilise, 1907 yılında tamamlanmış. İçerisine girmedik ama dışarıdan bir Ortadoks kilisesi olduğunu fazlasıyla hissettiriyor insana. Bütün Ortadoks kiliseleri gibi süslü. Hatta fazlasıyla süslü :) Panaromik şehir turumuzun bir diğer durağı, Peter ve Paul kalesi.
Kale, şehrin kurucusu I.Peter tarafından inşa ettirilmiş. Bugün, St.Petersburg tarihi müzesi olarak hizmet veriyor. Biz önünden geçerken kalenin baheçsindeki yeşil çimenlerde insanlar bikinileriyle güneşleniyorlarlardı. Deniz sezonu açıldığında, insanlar kalenin kenarından  Baltık Denizi'ne dökülen geniş nehrin sularına kendilerini bırakıyorlarmış. Ve sırada ünlü "Hermitage". Hermitage müzesi dünyadaki en eski ve en büyük müzelerden biri. Başka bir deyişle, ölmeden önce görülmesi gereken yerler listesinde. 1974 yılında daha önce bahsettiğim II.Katerina (http://two-turtles-ontheway.blogspot.com.tr/2016/03/volga-volga-beyaz-geceler-goritsi.html) tarafından kurulmuş ve 1852 yılında halka açılmış. Müzedeki eserlerin tamamının sergilenmesi mümkün değil çünkü 3 milyondan fazla eser var.
Müze, dünyadaki en büyük resim koleksiyonuna sahip. Hermitage müzesi 6 tarihi binaya yayılmış durumda: Rıhtım Sarayı, Kışlık Saray, Menshikov Sarayı, Porselen Müzesi, Staraya Derevnya Depo Tesisi, Genelkurmay binasının doğu kanadı. 13.yy'dan 20.yy'a kadar tarihlenen birçok sanat eseri, 120 ayrı odada sergileniyor. Müzeye girer girmez hayran kalıyorsunuz zaten. Duvarlardaki müthiş süslemelere mi baksam yoksa tavandaki harika tabloya mı baksam şaşırıyorsunuz.
Girişte sizi masallarda görebileceğiniz merdivenler karşılıyor. Her köşe o kadar büyüleyici ki, elimdeki fotoğraf makinasıyla hangi kareyi çekeceğimi şaşırdım.
Altın Yazı Odası
Köşk Salonu
Köşk salonunda James Cox tarafından yapılan ve 18.yy'a tarihlenen altın tavuskuşu bir saat var.
Rafael Kemerleri












İtalyan Tavan Penceresi Odası
Müzenin çok geniş bir Rembrandt koleksiyonu var. Yanda fotoğrafı görülen 1668 tarihli tablonun adı: Savurgan Oğlun Dönüşü. Bu tablonun konusu, İncil'de geçen bir hikaye ile ilgiliymiş. Bir oğul, babasından ona kalacak mirası ister, baba ocağını terk eder ve bütün servetini boşa harcar. En sonunda, hasta ve fakir bir halde baba ocağına geri döner. Baba, gözyaşları içinde oğlunu karşılar ve affeder, aynı Tanrı'nın kendinden af dileyenleri affetiği gibi. Bu eser, sevgi, iyilik ve hayırseverlik ile ilgilidir. Olaya, insanlığın en büyük bilgeliği ve ilahi yüceliği olarak yaklaşılmış ve mutlak bir sessizlik ve sakinlik içerisinde işlenmiştir. Baba ve oğul figürlerindeki duygu ve dram derinliği Rembrandt tarafından duygusal bir hassasiyetle verilmiş. Sanatçının kabataslak fırça darbeleri, ustaca yapılmış bu resmin duygu ve çarpıcılığını vurguluyor. Rembrandt'ın bu kıssadan hissesi herkesin herkesin kalbinde yer ediyor: "Şüretmeliyiz ki bu oğul ölmüştü ve şimdi tekrar yaşıyor; kaybolmuştu ve bulundu."
"Haman Recognizes His Fate"
St. Petersburg programı çok yoğundu bu sebeple müzede ancak yarım gün geçirebildik. Bir günde bile layıkıyla gezemeyeceğiniz müzeyi yarım günde gezmek ancak içinden geçmek demek. Eserleri çok detaylı incelemek şöyle dursun, sadece önlerinden geçebildik. Gombrich'in kitabında geçen ve kitaptan alıntı yapmak istediğim bir tablo var. Ne yazıkki fotoğrafını çekmemişim ama bu adresten bakabilirsiniz: https://commons.m.wikimedia.org/wiki/File:Rembrandt_-_Biblical_Scene_-_WGA19127.jpg . "Rembrandt bir sahnenin içinde yatan anlamı ifade etmek için hiçbir zaman yapmacık veya abartılı hareketlere yer vermemiştir. Sanatçı, Davud ve Abşolom'un Barışması resminde Eski Ahit'te yer alan ve daha önce hemen hemen hiç resimlenmemiş bir konuyu, Davud peygamberle kötü oğlu Abşalom arasındaki barışmayı işlemiştir.
"Descent From Cross"
Rembrandt, Eski Ahit'i okuyup, Kutsal Toprak'ın krallarını ve kavimlereinin atalarını hayalinde canlandırmaya çalışırken, Amsterdam'ın kalabalık limanında gördüğü Doğuluları düşünüyordu. İşte bunun için Davud'a bir Hintli veya Türk gibi, koca bir sarık giydirmiş ve Abşalom'un beline Doğu'ya özgü kıvrık bir kılıç takmıştır. Rembrandt'ın ressam gözleri, Doğu'ya has giysilerin ihtişamından etkilenmiş, bu giysilerdeki değerli kumaş, altın ve müchevherlerin sunduğu çeşitli ışık oyunlarının büyüsüne kapılmıştır. Rembrandt'ın bu tür parıltılı yüzeylerin dokusunu vermede Rubens ve Valazquez kadar usta olduğunu görüyoruz. Rembrandt, parlak renkleri ikisinden de daha az kullanmıştır. Çoğu resminden ilk edinilen izlenim oldukça koyu bir kahverengi tonların hakimiyetidir. Ancak bu koyu tonlar yarattıkları güçlü kontrastla, resimdeki az sayıda canlı ve parlak rengi daha da vurgular. Bu nedenle, Rembrandt'ın bazı tablolarında, ışık neredeyse göz kamaştıracak kadar parlak görünür. Ne var ki Rembrandt, bu sihirli ışık ve gölge etkilerini, hiçbir zaman amaçsızca kullanmamış, sahnenin dramatikliğini hep bu yolla vurgulamıştır. Kibirli giysisiyle başını babasının göğsüne gömmüş genç prensin veya oğlunun baş eğişini sakin bir hüzünle kabul eden kral Davud'un davranışından daha dokunaklı ne olabilirdi? Abşalom'un yüzünü görmesek de, onun hissetmiş olması gereken duyguları biz de hissederiz."
"Woman in a Garden"
Müzede, Rembrandt haricinde, Leonardo da Vinci, Monet, Matisse, Pissaro, Van Gogh gibi ünlü ressamların da tabloları var. Yandaki tablo, Claude Monet tarafından yapılmış. "Monet, arkadaşlarını atölyelerini tamamen terk etmeye ve konuya bakmadan tek bir fırça bile sürmemeye çağırdı. Nehir manzarasının tüm durum ve etkilerini gözlemleyebilmek için, ufak bir kayığı atölye haline getirmişti. Onu ziyarete gelen Manet, bu genç adamın yönteminin doğruluğuna öylesine inandı ki ona saygısını göstermek için açık hava atölyesinde çalışırken resmini yaptı. Monet, tüm doğa resimlerinin "yapıldığı yerde" bitirilmesini savunuyordu. Bu düşünce, sadece alışkanlıkların değişmesini ve atölyedeki rahat ortamdan vazgeçmesini gerektirmiyor, ister istemez yeni teknik yöntemlerin de ortaya çıkmasına neden oluyordu. "Doğa" ya da konu (motif) sürekli olarak değişir: bulutlar güneşin önün kapatır, rüzgar sudaki yansımayı bozar. Doğanın kendine özgü bir anını yakalamayı ümit eden bir ressamın, boyalarını karıştırıp istediği renge bulamaya, hele eski ustaların yaptığı gibi kahverengi bir zemin üstüne tabakalar halinde sürmeye hiç vakti yoktur. Bunun için renkleri hızlı vuruşlarla tuvale geçirmesi ve bunu yaparken ayrıntılardan çok tüm resmin genel etkisine dikkat etmesi gerekir. İşte resimlerdeki bu bitmemişlik duygusu ve baştan savma görünen yöntem, eleştirmenleri sık sık çileden çıkarıyordu. Monet'nin çevresindeki genç manzara ressamları için kural dışı resimlerini Salon'a kabul ettirmek neredeyse imkansızdı. Bu sanatçılar 1874'te bir araya gelip, bir fotoğrafçının atölyesinde bir sergi düzenlediler. Bu sergide, adı katalogda "Impression: soleil levant" (İzlenim, gün doğumu) olarak geçen, Monet'nin bir tablosu vardı. Tablo, bir limanın, sabah sisleri arasından görünümüydü. Bu tablonun adını özellikle gülünç bulan bir eleştirmen, tüm bu sanatçılara "Empresyonistler" (İzlenimciler) adını verdi. Böylece, bu ressamların tablolarını sağlam bir bilgiye dayandırmadıklarını ve geçici bir anın izlenimini yeterli bulduklarını belirtmek istiyordu. "Empresyonist" adı tuttu. Bu addaki ince alay, tıpkı "Gotik", "Barok" veya "Maniyerist" nitelemelerinin aşağılayıcı anlamı gibi, kısa sürede unutuluverdi. Bir süre sonra sanatçılar, "Empresyonist" diye adlandırılmayı benimsediler ve o zamandan beri de "Empresyonistler" olarak anılırlar." (E. H. Gombrich, Sanatın Öyküsü).
"Henri Matisse Doğu halılarının ve kuzey Afrika manzaralarının renklerini inceledi ve modern tasarım anlayışına büyük etkisi olan bir üslup geliştirdi. Yandaki resim, onun 1908'de yaptığı, "La Desserte" (Yemek Sonrası) adlı bir tabloyu gösteriyor. Matisse gördüğü sahneyi dekoratif bir desene çevrimede çok daha ileri gitmiştir. Duvar kağıdındaki ve masa örtüsündeki motiflerle masanın üstündeki nesneler arasındaki etkileşim, tabloya hakim olan deseni oluşturmaktadır. İnsan figürüyle pencereden görünen manzara da, desenin bir parçası olmuştur. Bu yüzden kadının ve ağaçların dış hatlarının sadeleşmesi ve formlarının bozularak duvar kağıdının çiçek motiflerine uyması, oldukça tutarlı gelmektedir. Matisse'in kendisi, bir an bile olsun, entelektüel tavrın karşısında olmadığı halde, resimlerindeki sade çizgilerde ve parlak renklerde çocuk resimlerinin dekoratif etkisinden bir şeyler var. Bu onun güçlü yanıydı. Ama aynı zamanda da zayıf yönünü oluşturuyordu, çünkü çağdaşlarına bir çıkış yolu göstermesini sağlamadı." (E. H. Gombrich, Sanatın Öyküsü).
Hermitaj müzesinde Türklerin tarihine ait eserler de var. Altay dağlarının eteklerinde UKOK yaylası PAZIRLIK vadisinde yer alan, özellikle İskitlerin Türklüğü ile ilgili önemli ipuçları ve bulguların ortaya çıktığı tarihi arkeolojik alandan çıkartılan eserlere müzede oldukça büyük bir alan ayrılmış. Pazırlık kurganı, bölgede ele geçirilen objeler ve eserlerden dolayı UNESCO Dünya Mirası Listesine girmiş. Bulunan eserler arasında en değerlilerinden birisi İskit halısıymış. Dünyanın en eski halısı olarak nitelendirilen Pazırlık halısı, Hermitaj müzesinde sergileniyor. Ne yazıkki bu bölüm en sona kaldı ve çok hızlı gezdik. Rehberimiz tuvalet molası bile vermedi. Tuvalete gitmek isteyenler bu salonu görmeden bize yetişti. Ben de hızlıca birkaç fotoğraf ancak çekebildim. Pazırlık'ta bulunan atlı adam figürleri yukarıdaki fotoğrafta görünüyor. İncelemeler sonrasında Pazırlık halısının Türk menşeili olduğu belirlenmiş. Halıda gördes düğümü olarak bilinen Türk düğümünün kullanılması, desenlerin Türk desenleri ile olan benzerliği gibi birçok durum bu halının Türk halısı olduğunu göstermiş.
Tur programında müzeye yalnızca yarım gün ayrılmıştı ve St.Petersburg'da olduğumuz gün cuma olduğu için çok fazla trafik vardı. Trafikte beklerken de oldukça fazla zaman kaybettik. Bu nehir turunun en zayıf yanlarından biri de buydu. St. Petersburg ve Moskova'da geçirdiğimiz günler ikisinde de cumaya denk geldi ve çok trafik vardı. Müzenin hediyelik eşya mağazasından hızlıca birşeyler almaya çalışırken, rehberin dağıttığı kulaklıktan sesi geldi, grupla beraber müzeden çıkmış otobüse gitmek için karşıdan karşıya geçiyorlardı. Koştur koştur onlara yetiştik. Saint Isaac Katedralinin ancak önünden otobüsle geçecek kadar vaktimiz oldu.
Ünlü Astoria otelinin önünden de geçip, kanal turuna çıkacağımız teknenin yanına geldik. Kanal turunda havyar ve şampanya ikram ediyorlar. Karnımda Arda olduğu için benim şampanyamı tabiiki eşim içti. Gemimizin verdiği kumanyaları da bu teknede dağıttılar ve öğle yemeğimizi de burada yedik. Kanal turu ekstraydı ama kesinlikle tavsiye ederim çok keyifliydi.
Tur sırasında Hermitaj müzesinin nehir kenarından bir fotoğrafını da çekebildim. Böylece St. Petersburg'daki ilk günümüz sona erdi.