Şimdi tekrar üstünde düşününce 5.günü oldukça yoğun geçirmişiz. Günü Hyde Park'ta batırdık ve akşam yemeğimizi de Hyde Park içindeki küçük restoranda yedik. Ingiltere zaten genel olarak pahalı olduğundan restoran fiyatları ingiltere geneline göre normal bizdeki fiyatlara göre pahalıydı tabii ki.
Yukarıdaki fotoğrafta görülen Hyde Park'ın yapay gölünün adı Serpentine. Hyde Park, Londra'daki kraliyet parklarının en büyüğü. Parkın Marble Arch köşesinde Speaker's Corner var. Burası eskiden halk gösterilerinin yapıldığı, kalabalık dinleyici kitlesinin hiç eksik olmadığı bir yermiş.
Günümüzde ise söyleyeceği bir şey olan insanlar pazar sabahları buraya geliyorlarmış. Serpentine üzerinde küçük bir adacık var. Yakınlarda oturan J.M.Barrie burayı kayıp gençlerin adası olarak hayal etmiş. Ünlü yapıtının popüler karakteri Peter Pan'in heykeli gölün kenarında yer alıyor. 2004 yılında göl kenarında Prenses Diana anısına bir süs havuzu yapılmış. Hyde Park'ın hemen yanı başında daha önce gezdiğimiz Kensington Bahçeleri var.
Iki park birbirinden incecik bir yolla ayrılıyor. Hyde Park'a gitmeden önce metrodan Oxford caddesinde inip parka kadar yürüdük. Bu cadde, mağaza ve restoranlarla dolu, kalabalık ve şık.
17 Mart 2018 Cumartesi
10 Mart 2018 Cumartesi
Londra: 5.gün devamı: Tower of London ve çevresi
Gezimize Tower'ın karşısında, nehrin güney yakasındaki HMS Belfast gemisiyle başladık. Bu gemi, II.Dünya ve Kore savaşlarının sıcak çatışmalarına tanıklık etmiş. Geminin içi de gezilebiliyor fakat biz uzaktan şöyle bir bakmakla yetindik. Bir sonraki durağımız olan Tower Bridge'e gitmeden önce nehrin bu yakasındaki cam gökdelenlerle dolu meydanda öğle yemeğimizi yedik.
Gotik taş işçiliğiyle göze çarpan Tower Bridge, Viktorya döneminden kalma bir mühendislik harikası. Bir zamanlar bu şık köprü sürekli inip kalkarak altından geçen yelkenlileri ve buharlı gemileri imparatorluğun dört bir yanınına uğurlarmış. Köprü açıkken karşıya geçmeleri gereken yayalar, en üstteki yaya geçidine çıkmak için kulelerin 200 basamaklı merdivenlerini çıkmak zorundaymış.
Bir saatlik Tower Bridge Exhibition turuna katılmak isterseniz 42 metre yüksekliğindeki bu yürüyüş yolunun manzarasını görebilirsiniz. Ücretli turun girişi kuzeybatı kulesinden, çıkışı ise nehrin güney yakasından. Biz tura katılmak yerine yukarı çıkmadan köprünün üstünden geçtik. Daha önce kahverengi olan köprünün demirleri, 1977 yılında Kraliçe'nin gümüş jübilesi şerefine kırmızı, beyaz ve maviye boyanmış.
Köprüden geçtikten sonra az önce yemek yediğimiz karşı tarafın manzarasını da çekmeden edemedim. Yandaki resimde görülen sivri binanın adı Shard imiş. 95 katlı bina Avrupa'nın dördüncü yüksek binasıymış ve Katarlara aitmiş. Şuanda ofis, restoran, mağaza ve beş yıldızlı bir otele ev sahipliği yapıyormuş. Tam yolumuzu Tower of London'a çevirmiştik ki dikkatimi su kenarına dizilmiş şirin şirin evler ve yatlar çekti. Köprüden geçince sol tarafa gitmek yerine sağ tarafa saptık.
İyiki de sapmışız çünkü St Katharine Docks bence gerçekten görülmesi gereken bir yer. St Katharine Docks, Londra merkezinde yer alan küçük gemi rıhtımlarından biri. Bir zamanlar burada yün, çay, deri gibi birçok şeyin ticareti yapılırmış. Fakat bu rıhtım yelkenli gemiler için tasarlanmış ve ticari gemiler buharlı gemilere dönüşünce rıhtım ihtiyatca cevap verememiş. Zamanla diğer rıhtımların deposu olarak kullanılmaya başlanmış.
İki adım ötesindeki Tower of London'ın kalabalığından uzak olan rıhtım, insanın içini açıyor ve ah çok param olsaydı da şurada bir evim olsaydı dedirtiyor. Rıhtım boyunca birkaç kafe, çok sayıda popüler bar ve restoran hizmet veriyor.
Ve sonunda Tower of London. Inşasına 1075 yılında başlanan Fatih William'ın taş kulesi o kadar etkileyiciymiş ki kule hala günümüzde 'Tower' olarak isimlendiriliyor. William kaleyi nehir kenarındaki antik Roma şehrinin güneyine inşa etmiş. Böylece Londralıları daha rahat kontrol edeceğini ve istilacıların gözünü korkutacağını düşünmüş. William'ın oğlu Rufus, kuleyi 1100 yılında bitirmiş.
Rufus'un kalesi ve kraliyet konutu şehri domine etmiş ve Norman hanedanlığının bölgedeki üstünlüğünü kanıtlamış. Kule, genellikle başı dertte olan kralların sığınağı olarak kullanılmış. III.Henry de bir istisna değilmiş. 1238'de buraya çekildiğinde, kalenin çağ dışı kalmış savunmasından korkmuş ve büyük güçlendirilmiş bir giriş inşa edilmesini emretmiş. Kaleyi 8 kule ile korunan dış bir duvarla kapatmış. III.Henry ayrıca, William'ın Norman kulesini beyaza boyatmış. Henry'nin etkileyici giriş kulesi yapıldıktan 1 yıl sonra yıkılmış. Londralılar, krallarının kalesini düşmanlarını hapsetmek için zindanlarla doldurduğunu düşünmüş. Kapının kuleleri yıkıldığında, sevinmişler çünkü bunun tanrının bir cezası olduğuna inanmışlar. III.Henry zamanında beyaza boyanan ve 17.yydan beri boyanmayan Norman kulesi hala 'Beyaz Kule' olarak anılıyor. III.Henry'nin oğlu I.Edward babasının dış duvarını başka bir duvarla daha çevrelemiş ve Tower içiçe bir kale haline gelmiş. 1275'te yapımına başlanan hendek, saldıranları belirli bir mesafede tutmak ve onların kale duvarlarını alttan kazmalarına engel olmak için kazılmış. Hendeğini dolduran sularda etkileyici kalenin yansıması görünürmüş. Hendek ayrıca, balık tutmak, yer değirmeni çalıştırmak gibi barışçıl işler için de kullanılıyormuş.
18.yyda kulenin görünümü çok farklıymış. Kuleler tuğlayla yükseltilmiş ve silah platformları eklenmiş. Tarihi kanlı olaylarla dolu olsa da Tower, 19 yüzyılda Wellington dükünün temizlik nedeniyle hendeği doldurtarak bahçeye çevirdiği yeşilliklerin ortasında sevimli bir görüntü sunuyor.
Tower'ın surlarında Yeomen Warder denilen nöbetçilerden 41 tane bulunuyormuş. Bu eski askerler, Tudor kostümleri giyip gün boyunca ziyaretçilere eğlenceli ve ilgi çekici bilgiler veriyorlarmış. Şubat aylarında Crown Jewels sergisi ziyareti kapanıp giriş ücretinde indirim yapılıyormuş. Traitor's Gate, Thames geriye taşınmadan önce Tower'ın nehir tarafındaki girişiymiş. Ülkeye ihanet etmekle suçlananlar bir kayıkla buraya getirirlermiş.
Geleceğin kraliçesi 1. Elizabeth, annesi Anne Boleyn gibi kuleye hapsedilmiş. Bloody Tower (Kanlı Kule) adını korkunç bir olaydan almış. III.Richard, yeğenleri olan 12 yaşındaki Edward ile 10 yaşındaki Richard'ı 1483'te buraya getirmiş ve iki kardeşten bir daha haber alınamamış. Iki yüzyıl sonra ise civarda iki çocuk cesedi ortaya çıkartılmış. Tower Green, altı kraliyet üyesinin boyunlarının vurulduğu yermiş. Bu kişiler arasında VIII.Henry'nin iki eşi, Anne Boleyn ile Catherine Howard ve dokuz günlük kraliçe Lady Jane Grey de var. Halktan kişiler ise kulenin Tower Hill üzerindeki surlarının önünde kalabalıklar izlerken idam edilmişler. Güzel ama kasvetli St. Peter and Vincula Şapelinde idam edilen ünlülerin başsız bedenleri gömülüymüş. III.Henry, göz kamaştırıcı kraliyet mücevherlerini buraya getirmiş. Mücevher koleksiyonundaki parçaların büyük bir kısmı, II.Charles'ın restorasyon döneminden kalmış. Adını Aziz Edward'tan alan Aziz Edward tacı, II.Charles'ın taç giyme töreni için yapılmış ve o tariten beri her törende kullanılmış. 1661 yılından kalma mücevher kakmalarla süslenmiş altın kürenin yanı sıra, dünyadaki en büyük kesme Elmas olan 530 karatlık Afrika Yıldızı ile taçlanmış Kraliyet asası da burada yer alıyormuş. IV.William için yapılan imparatorluk yüzüğü, kimi zaman İngiltere'nin alyansı olarak adlandırılıyormuş. İmparatorluk tacı, VI.George'un 1937 yılındaki tahta çıkışı için tasarlanmış. Yakın bir zamanda II.Elizabeth'in imparatorluk tacıyla ilgili konuştuğu bir röportajı yayınlandı: https://m.youtube.com/watch?v=7iksIsZOCBM. Bu röportajda kraliçe imparatorluk tacının çok ağır olduğundan bahsediyor. Elmaslar da birer taş sonuçta. Taç giyme töreninde okuma metnini yukarda tutmak zorunda kaldığını, aksi halde tacın ağırlığıyla boynunun kırılmasından ya da tacın düşmesinden korktuğunu anlatıyor. Kentin silahları da Tower of London da tutulmuş VIII.Henry Döneminde ise Kalede Kraliyet silahhanesi kurulmuş. White Tower'da yer alan Royal Armouries'in zırh koleksiyonunda bulunan bazı parçalar, Leeds'de bulunan bir müzeye gönderilmiş. Burada kalanlar VIII.Henry'nin büyük zırhı ile I.Charles'ın savaş kıyafeti gibi kulenin geçmişiyle doğrudan ilgili olanlarmış. Bu arada Tower'ın bir de ünlü kuzgunları var. Bir efsaneye göre kuzgunlar kuleyi bırakıp giderlerse kraliyetin ve kulenin çökeceği söyleniyor. Bugün burada, Kuzgun ustasının özenle baktığı 7 kuzgun yaşıyormuş.
Tower'ı bu kadar anlattıktan sonra kuleye girmediğimizi itiraf etmek zorundayım ama bir sonraki sefer Londra'ya gittiğimizde mutkaka girip içini de gezmek istiyorum.
Gotik taş işçiliğiyle göze çarpan Tower Bridge, Viktorya döneminden kalma bir mühendislik harikası. Bir zamanlar bu şık köprü sürekli inip kalkarak altından geçen yelkenlileri ve buharlı gemileri imparatorluğun dört bir yanınına uğurlarmış. Köprü açıkken karşıya geçmeleri gereken yayalar, en üstteki yaya geçidine çıkmak için kulelerin 200 basamaklı merdivenlerini çıkmak zorundaymış.
Köprüden geçtikten sonra az önce yemek yediğimiz karşı tarafın manzarasını da çekmeden edemedim. Yandaki resimde görülen sivri binanın adı Shard imiş. 95 katlı bina Avrupa'nın dördüncü yüksek binasıymış ve Katarlara aitmiş. Şuanda ofis, restoran, mağaza ve beş yıldızlı bir otele ev sahipliği yapıyormuş. Tam yolumuzu Tower of London'a çevirmiştik ki dikkatimi su kenarına dizilmiş şirin şirin evler ve yatlar çekti. Köprüden geçince sol tarafa gitmek yerine sağ tarafa saptık.
İyiki de sapmışız çünkü St Katharine Docks bence gerçekten görülmesi gereken bir yer. St Katharine Docks, Londra merkezinde yer alan küçük gemi rıhtımlarından biri. Bir zamanlar burada yün, çay, deri gibi birçok şeyin ticareti yapılırmış. Fakat bu rıhtım yelkenli gemiler için tasarlanmış ve ticari gemiler buharlı gemilere dönüşünce rıhtım ihtiyatca cevap verememiş. Zamanla diğer rıhtımların deposu olarak kullanılmaya başlanmış.
İki adım ötesindeki Tower of London'ın kalabalığından uzak olan rıhtım, insanın içini açıyor ve ah çok param olsaydı da şurada bir evim olsaydı dedirtiyor. Rıhtım boyunca birkaç kafe, çok sayıda popüler bar ve restoran hizmet veriyor.
Ve sonunda Tower of London. Inşasına 1075 yılında başlanan Fatih William'ın taş kulesi o kadar etkileyiciymiş ki kule hala günümüzde 'Tower' olarak isimlendiriliyor. William kaleyi nehir kenarındaki antik Roma şehrinin güneyine inşa etmiş. Böylece Londralıları daha rahat kontrol edeceğini ve istilacıların gözünü korkutacağını düşünmüş. William'ın oğlu Rufus, kuleyi 1100 yılında bitirmiş.
Rufus'un kalesi ve kraliyet konutu şehri domine etmiş ve Norman hanedanlığının bölgedeki üstünlüğünü kanıtlamış. Kule, genellikle başı dertte olan kralların sığınağı olarak kullanılmış. III.Henry de bir istisna değilmiş. 1238'de buraya çekildiğinde, kalenin çağ dışı kalmış savunmasından korkmuş ve büyük güçlendirilmiş bir giriş inşa edilmesini emretmiş. Kaleyi 8 kule ile korunan dış bir duvarla kapatmış. III.Henry ayrıca, William'ın Norman kulesini beyaza boyatmış. Henry'nin etkileyici giriş kulesi yapıldıktan 1 yıl sonra yıkılmış. Londralılar, krallarının kalesini düşmanlarını hapsetmek için zindanlarla doldurduğunu düşünmüş. Kapının kuleleri yıkıldığında, sevinmişler çünkü bunun tanrının bir cezası olduğuna inanmışlar. III.Henry zamanında beyaza boyanan ve 17.yydan beri boyanmayan Norman kulesi hala 'Beyaz Kule' olarak anılıyor. III.Henry'nin oğlu I.Edward babasının dış duvarını başka bir duvarla daha çevrelemiş ve Tower içiçe bir kale haline gelmiş. 1275'te yapımına başlanan hendek, saldıranları belirli bir mesafede tutmak ve onların kale duvarlarını alttan kazmalarına engel olmak için kazılmış. Hendeğini dolduran sularda etkileyici kalenin yansıması görünürmüş. Hendek ayrıca, balık tutmak, yer değirmeni çalıştırmak gibi barışçıl işler için de kullanılıyormuş.
18.yyda kulenin görünümü çok farklıymış. Kuleler tuğlayla yükseltilmiş ve silah platformları eklenmiş. Tarihi kanlı olaylarla dolu olsa da Tower, 19 yüzyılda Wellington dükünün temizlik nedeniyle hendeği doldurtarak bahçeye çevirdiği yeşilliklerin ortasında sevimli bir görüntü sunuyor.
Tower'ın surlarında Yeomen Warder denilen nöbetçilerden 41 tane bulunuyormuş. Bu eski askerler, Tudor kostümleri giyip gün boyunca ziyaretçilere eğlenceli ve ilgi çekici bilgiler veriyorlarmış. Şubat aylarında Crown Jewels sergisi ziyareti kapanıp giriş ücretinde indirim yapılıyormuş. Traitor's Gate, Thames geriye taşınmadan önce Tower'ın nehir tarafındaki girişiymiş. Ülkeye ihanet etmekle suçlananlar bir kayıkla buraya getirirlermiş.
Geleceğin kraliçesi 1. Elizabeth, annesi Anne Boleyn gibi kuleye hapsedilmiş. Bloody Tower (Kanlı Kule) adını korkunç bir olaydan almış. III.Richard, yeğenleri olan 12 yaşındaki Edward ile 10 yaşındaki Richard'ı 1483'te buraya getirmiş ve iki kardeşten bir daha haber alınamamış. Iki yüzyıl sonra ise civarda iki çocuk cesedi ortaya çıkartılmış. Tower Green, altı kraliyet üyesinin boyunlarının vurulduğu yermiş. Bu kişiler arasında VIII.Henry'nin iki eşi, Anne Boleyn ile Catherine Howard ve dokuz günlük kraliçe Lady Jane Grey de var. Halktan kişiler ise kulenin Tower Hill üzerindeki surlarının önünde kalabalıklar izlerken idam edilmişler. Güzel ama kasvetli St. Peter and Vincula Şapelinde idam edilen ünlülerin başsız bedenleri gömülüymüş. III.Henry, göz kamaştırıcı kraliyet mücevherlerini buraya getirmiş. Mücevher koleksiyonundaki parçaların büyük bir kısmı, II.Charles'ın restorasyon döneminden kalmış. Adını Aziz Edward'tan alan Aziz Edward tacı, II.Charles'ın taç giyme töreni için yapılmış ve o tariten beri her törende kullanılmış. 1661 yılından kalma mücevher kakmalarla süslenmiş altın kürenin yanı sıra, dünyadaki en büyük kesme Elmas olan 530 karatlık Afrika Yıldızı ile taçlanmış Kraliyet asası da burada yer alıyormuş. IV.William için yapılan imparatorluk yüzüğü, kimi zaman İngiltere'nin alyansı olarak adlandırılıyormuş. İmparatorluk tacı, VI.George'un 1937 yılındaki tahta çıkışı için tasarlanmış. Yakın bir zamanda II.Elizabeth'in imparatorluk tacıyla ilgili konuştuğu bir röportajı yayınlandı: https://m.youtube.com/watch?v=7iksIsZOCBM. Bu röportajda kraliçe imparatorluk tacının çok ağır olduğundan bahsediyor. Elmaslar da birer taş sonuçta. Taç giyme töreninde okuma metnini yukarda tutmak zorunda kaldığını, aksi halde tacın ağırlığıyla boynunun kırılmasından ya da tacın düşmesinden korktuğunu anlatıyor. Kentin silahları da Tower of London da tutulmuş VIII.Henry Döneminde ise Kalede Kraliyet silahhanesi kurulmuş. White Tower'da yer alan Royal Armouries'in zırh koleksiyonunda bulunan bazı parçalar, Leeds'de bulunan bir müzeye gönderilmiş. Burada kalanlar VIII.Henry'nin büyük zırhı ile I.Charles'ın savaş kıyafeti gibi kulenin geçmişiyle doğrudan ilgili olanlarmış. Bu arada Tower'ın bir de ünlü kuzgunları var. Bir efsaneye göre kuzgunlar kuleyi bırakıp giderlerse kraliyetin ve kulenin çökeceği söyleniyor. Bugün burada, Kuzgun ustasının özenle baktığı 7 kuzgun yaşıyormuş.
Tower'ı bu kadar anlattıktan sonra kuleye girmediğimizi itiraf etmek zorundayım ama bir sonraki sefer Londra'ya gittiğimizde mutkaka girip içini de gezmek istiyorum.
6 Ocak 2018 Cumartesi
Londra: St. Paul Katedrali ve Milenyum Köprüsü
St.Paul katedrali aslında 5.gün planımızda yer alıyordu. Fakat British Museum'u gezdiğimiz gün erken kalkmıştık ve müze açılmadan önce burayı gezmeye karar verdik. MS 604 tarihinde burada Aziz Petrus'a adanmış bir kilisenin olduğu söyleniyor. Ahşap kilise 675 yılında yanmış, ardından inşa edilen kilise de Vikingler tarafından 962 yılında yıkılmış. 3. Kilise taştan yapılmış, 1087 yılında geçirdiği yangının ardından, Normanlar döneminde, taş duvarlı ahşap çatılı bir kilise olarak genişletilmiş.
1663'te Christopher Wren'den 500 yılı aşkın süredir ayakta duran katedrali tamir etmesi istenmiş. Wren yapının baştan aşağı yenilenmesi gerektiğini savunmuş fakat önerisi reddedilmiş. Katedral büyük Londra yangınında zarar görünce katedral yeniden yapılmış. 1711 yılında tamamlanan katedral, İngiltere'nin bu amaçla inşa edilen ilk Protestan yapısı. Süsleme unsurlarının öne çıktığı devasa kubbesi ile Roma'daki Sen Pietro bazilikasına benzer Avrupa'nın en büyük sallanan çanı (Great Peter), her gün saat 13:00'ü haber veriyor, Great Tom ise saat başı çalıyor ve kraliyetin ya da önemli kilise görevlilerinin vefatını duyuruyor.
Katedralde, ayrıca, St.Paul Cathedral School korosunun konserleri ile de oluyormuş. Her gün saat 17:00 civarında, koroyu da dinleyebileceğiniz ayin çok kalabalık oluyormuş. Katedrale giriş ücretli. Ücrete işitsel rehber de dahil. Rehberli turlar ücretsiz olarak saat başında yapılıyor. Ama bence işitsel rehber oldukça yeterli. Etkileyici batı cephesi, iki devasa kuleyle öne çıkıyor. Kulelerin tepesindeki ananası andıran biçimler barışı ve bolluğu simgeliyormuş. Katedralin kubbesi dünyadaki en büyük kubbelerden biri. Genişliği 111 metre, ağırlığı 65000 tonmuş. Içeride fotoğraf çekmek yasak olduğundan iç kısmı sadece anlatmakla yetineceğim. En üstte yer alan Golden Gallery ile geniş Stone Galeri güzel manzaralara sahip. Kubbe bileziğinde yer alan ünlü fısıltı galerisi ilgi çekici. Duvara karşı fısıldadığınız sözcükler şaşırtıcı biçimde galerinin karşısından duyuluyor. Koroyeri sıraları, koltukları ve kapakları Grinling Gibson'ın eseri. 1695 yılından kalma orgu çalanlar arasında Handel ve Mendelssohn da varmış. Fransız metal ustası Jean Tijou, kuzey koroyeri koridorundaki demir işlemeli kapıların yanı sıra fısıltı galerisinin korkuluğunu ve katedralin diğer metal süslemelerini de tasarlamış. Koroyeri 19.yüzyılda çok renkli mozaik tavanlar ile süslenmiş. 1960'lardan bu yana St. Paul's katedralinde sayıları giderek artan bağımsız sanat eserleri toplanıyormuş. Katedralin asıl işlevlerinden biri de ulusal kutlamalara ve cenazelere ev sahipliği yapmak. 19.yüzyılda Wellington dükünün cenaze töreninde katedrali 13 bin kişi doldurmuş. Wellington'ın mezarı St.Paul katedralindeki mahzen mezarda yer alıyor. Kraliçe Viktoryanın görkemli altmışıncı yıl kutlamaları (Elmas jübile), katedralin basamaklarında yapılmış. Galler prensi ile Lady Diana Spencer, evlilik törenlerini Westminster Abbey yerine burada düzenlemişler. Halk arasında çok sevilen Amiral Nelson, kalabalık bir devlet töreniyle buraya gömülmüş. Katedralin mimarı Sir Christopher Wren'in mezarı obe şapelinde yer alıyor. Mezarının taşına oğlu, şu anlama gelen Latince bir kitabe yazdırmış: Ey okuyucu, burada yatanın anıtını arıyorsan çevrene bir bak. Katedralde çok sayıda Savaş Anıtı bulunuyor. Bunlardan biri de 1915 yılında Gelibolu Savaşı'nda can verenlere adanmış. Churchill Anıtı panosunda Winston Churchill alınıyor. Kentin taş ustaları loncası, Wren'in mezarının yanındaki bir plaka ile hatırlanıyor: "St. Paul katedralinin taşlarını yerleştiren adamları unutma". Manzara ressamı Turner'ın mezarı da obe şapelinde yer alıyor. Yüksek altarın arkasında yer alan Amerika anıtı şapelinde 2.Dünya Savaşı sırasında İngiltere'de hayatını kaybeden Amerikan askerleri alınıyor. Nefte bulunan itfaiyeciler anıtı'nda 1940 yılındaki hava saldırısında katedrali yıkılmaktan koruyanlar anılıyor.
St.Paul katedralinden çıkıp Milenyum köprüsüne doğru yürümek istedik fakat ne yazıkki Londra yağmuru planlarımıza ilk ve son defa engel oldu. Ikinci binyıl kutlamaları sebebiyle yapılan bu çelik asma köprü sadece yaya geçişlerine ayrılmış. Kent merkezinde 2000 yılından sonra inşa edilmiş ilk köprü olan Milenyum köprüsü, Tate Modern ile karşısındaki St.Paul'ü ve City'yi birleştiriyor.
1663'te Christopher Wren'den 500 yılı aşkın süredir ayakta duran katedrali tamir etmesi istenmiş. Wren yapının baştan aşağı yenilenmesi gerektiğini savunmuş fakat önerisi reddedilmiş. Katedral büyük Londra yangınında zarar görünce katedral yeniden yapılmış. 1711 yılında tamamlanan katedral, İngiltere'nin bu amaçla inşa edilen ilk Protestan yapısı. Süsleme unsurlarının öne çıktığı devasa kubbesi ile Roma'daki Sen Pietro bazilikasına benzer Avrupa'nın en büyük sallanan çanı (Great Peter), her gün saat 13:00'ü haber veriyor, Great Tom ise saat başı çalıyor ve kraliyetin ya da önemli kilise görevlilerinin vefatını duyuruyor.
St.Paul katedralinden çıkıp Milenyum köprüsüne doğru yürümek istedik fakat ne yazıkki Londra yağmuru planlarımıza ilk ve son defa engel oldu. Ikinci binyıl kutlamaları sebebiyle yapılan bu çelik asma köprü sadece yaya geçişlerine ayrılmış. Kent merkezinde 2000 yılından sonra inşa edilmiş ilk köprü olan Milenyum köprüsü, Tate Modern ile karşısındaki St.Paul'ü ve City'yi birleştiriyor.
17 Aralık 2017 Pazar
Londra 5.gün: Madame Tussauds ve Sherlock Holmes Müzesi
Madame Tussauds müzesinin aslında benim için ayrı bir yeri var. Bundan 20 yıl önce ingilizceyi ilk öğrenmeye çalıştığım yıllarda dersin bir bölümünde işlemiştik bu müzeyi. Sınıftaki arkadaşlarımızdan biri de orayı görmüştü. Ona çok özendiğimi hatırlıyorum. Bir gün Londra'ya gidersem bu müzeyi mutlaka göreceğime dair kendime söz vermiştim. Şanslıyım ki hem Londra'yı hem de Madame Tussauds'yu gördüm. Biz biletleri kapıda sıra beklemeyelim diye internetten almıştık. Ama daha müze açılmadan önce kapıda olduğumuz için yine de sıra beklemekten kurtulamadık. Bizimle birlikte bekleyen bir de Türk grubu vardı. Bu grup olmasaydı müzeyi daha sessiz sakin ve daha yavaş gezerdik eminim. Bir Cumberbatch hayranı olduğumu söylemiş miydim :)
Bu balmumu heykellerin yakından da ne kadar gerçekçi olduğunu göstermek için bir de Nadal fotoğrafı koyayım :) Heykelleri hazırlamak elbette ki çok zor. Ilk olarak heykeli yapılacak kişinden 250 ölçüm yapılıyor ve farklı açılardan 180 tane fotoğrafı çekiliyor. Ellerinin ve dişlerinin kalıbı çıkartılıyor. Daha sonra heykelin duracağı poz, metal tüpler ve teller kullanılarak oluşturuluyor. Baş ve eller önce kilden yapılıyor. Bu killer kullanılarak plastik kalıp oluşturuluyor. Bu kalıbın içine 74 santigrat dereceye ısıtılmış balmumu ve Japan mumu dökülüyor. Mum kuruduğunda kalıp çıkartılıyor. Göz ve saç renginin, heykeli yapılan kişininkilerle uyumlu olmasına dikkat ediliyor. Gözler akrilikten üretiliyor. Göz damarlarını benzetmek için ise ipek iplikler kullanılıyor. Gözbebeği elle boyanıyor. Saçlar önce tek tek elle monte ediliyor. Sonra yıkanıyor. En son kesiliyor ve şekil veriliyor. Ayrı ayrı oluşturulan kafa ve gövde birleştiriliyor ve heykel giydiriliyor.
Heykelin giysilerinin mümkün olduğunca kişininkilere benzemesine çalışılıyor. Bazen de kişi tarafından kendi giysileri Madame Tussauds müzesine bağışlanıyor. Figür tamamlandığında ise açılışı yapılıyor :) Londra'ya gelip kraliyet ailesi ile bir fotoğraf çektirmeden gitmek olmazdı. Nasıl, aralarına kaynamışım değil mi :)
Madame Tussauds müzesinin, kraliyet ailesi ile, 1884 yılında Baker sokağında açıldığı günden beri güçlenen yakın bir ilişkisi var. Madame Tussauds müzesinde Kraliçe Elizabeth'in toplam 23 adet balmumu heykeli varmış. Ilk heykeli sadece 2 yaşındayken yapılmış. Son heykeli ise 2012 yılında elmas jübilesini kutlamak amacıyla yapılmış.
Müzede bu heykellerin hepsini görmek ne yazıkki mümkün değil. Müze aslında tahmin ettiğimden daha küçüktü. Bazı heykeller Madam Tussauds'un farklı şehir hatta ülkelerdeki şubelerinde sergileniyorlarmış. Müzedeki heykellerin çoğu günümüzde popüler olan isimlerdi. Demode olan kişilerin heykellerini bir süre sonra kaldırıyorlar sanırım. Gelelim Madam Tussaud'nun kim olduğuna. Madam Tussaud, eğitimini annesi ile birlikte yaşadığı Paris'te almış. Ondaki potansiyeli gören başarılı bir balmumu heykelcisi tarafından eğitilmiş. Madam Tussaud, 30 yıl boyunca heykellerini sergileyerek dolaşmış. En sonunda 1835'te Londra'ya yerleşmiş. Marie öldüğünde işini en büyük oğlu devralmış.
Atatürk eşimin yanında biraz kısa kalsa da Atatürk'le de fotoğraf çektirmeden olmazdı tabii ki. Bu heykel 2005 yılında yenilenmiş. Eskisi Atatürk'e hiç benzemiyormuş. Yeni heykeli Koç grubu finanse etmiş, fikir babası ise eski hava kuvvetleri komutanı Ibrahim Fırtına imiş. Müzeyi bu kadar anlattıktan sonra size güzel bir haber vereyim. Madam Tussauds 2016 yılında Istanbul'a da bir şube açmış. Ayrıca Eskişehir'deki Büyükerşen'in açtığı balmumu heykel müzesinin de çok güzel olduğunu duydum. Ikisine de gitmedim ama gitmek istediğim yerler listesindeler.
Sonraki durağımız Sherlock Holmes müzesi. Müzenin içine girmedik ama hediyelik eşya dükkanında şöyle bir dolandık. Madam Tussauds müzesine çok yakın, buradan yürüyerek gidebilirsiniz. 5.günün devamını bir sonraki yazımda anlatacağım.
Bu balmumu heykellerin yakından da ne kadar gerçekçi olduğunu göstermek için bir de Nadal fotoğrafı koyayım :) Heykelleri hazırlamak elbette ki çok zor. Ilk olarak heykeli yapılacak kişinden 250 ölçüm yapılıyor ve farklı açılardan 180 tane fotoğrafı çekiliyor. Ellerinin ve dişlerinin kalıbı çıkartılıyor. Daha sonra heykelin duracağı poz, metal tüpler ve teller kullanılarak oluşturuluyor. Baş ve eller önce kilden yapılıyor. Bu killer kullanılarak plastik kalıp oluşturuluyor. Bu kalıbın içine 74 santigrat dereceye ısıtılmış balmumu ve Japan mumu dökülüyor. Mum kuruduğunda kalıp çıkartılıyor. Göz ve saç renginin, heykeli yapılan kişininkilerle uyumlu olmasına dikkat ediliyor. Gözler akrilikten üretiliyor. Göz damarlarını benzetmek için ise ipek iplikler kullanılıyor. Gözbebeği elle boyanıyor. Saçlar önce tek tek elle monte ediliyor. Sonra yıkanıyor. En son kesiliyor ve şekil veriliyor. Ayrı ayrı oluşturulan kafa ve gövde birleştiriliyor ve heykel giydiriliyor.
Heykelin giysilerinin mümkün olduğunca kişininkilere benzemesine çalışılıyor. Bazen de kişi tarafından kendi giysileri Madame Tussauds müzesine bağışlanıyor. Figür tamamlandığında ise açılışı yapılıyor :) Londra'ya gelip kraliyet ailesi ile bir fotoğraf çektirmeden gitmek olmazdı. Nasıl, aralarına kaynamışım değil mi :)
Madame Tussauds müzesinin, kraliyet ailesi ile, 1884 yılında Baker sokağında açıldığı günden beri güçlenen yakın bir ilişkisi var. Madame Tussauds müzesinde Kraliçe Elizabeth'in toplam 23 adet balmumu heykeli varmış. Ilk heykeli sadece 2 yaşındayken yapılmış. Son heykeli ise 2012 yılında elmas jübilesini kutlamak amacıyla yapılmış.
Müzede bu heykellerin hepsini görmek ne yazıkki mümkün değil. Müze aslında tahmin ettiğimden daha küçüktü. Bazı heykeller Madam Tussauds'un farklı şehir hatta ülkelerdeki şubelerinde sergileniyorlarmış. Müzedeki heykellerin çoğu günümüzde popüler olan isimlerdi. Demode olan kişilerin heykellerini bir süre sonra kaldırıyorlar sanırım. Gelelim Madam Tussaud'nun kim olduğuna. Madam Tussaud, eğitimini annesi ile birlikte yaşadığı Paris'te almış. Ondaki potansiyeli gören başarılı bir balmumu heykelcisi tarafından eğitilmiş. Madam Tussaud, 30 yıl boyunca heykellerini sergileyerek dolaşmış. En sonunda 1835'te Londra'ya yerleşmiş. Marie öldüğünde işini en büyük oğlu devralmış.
Atatürk eşimin yanında biraz kısa kalsa da Atatürk'le de fotoğraf çektirmeden olmazdı tabii ki. Bu heykel 2005 yılında yenilenmiş. Eskisi Atatürk'e hiç benzemiyormuş. Yeni heykeli Koç grubu finanse etmiş, fikir babası ise eski hava kuvvetleri komutanı Ibrahim Fırtına imiş. Müzeyi bu kadar anlattıktan sonra size güzel bir haber vereyim. Madam Tussauds 2016 yılında Istanbul'a da bir şube açmış. Ayrıca Eskişehir'deki Büyükerşen'in açtığı balmumu heykel müzesinin de çok güzel olduğunu duydum. Ikisine de gitmedim ama gitmek istediğim yerler listesindeler.
Sonraki durağımız Sherlock Holmes müzesi. Müzenin içine girmedik ama hediyelik eşya dükkanında şöyle bir dolandık. Madam Tussauds müzesine çok yakın, buradan yürüyerek gidebilirsiniz. 5.günün devamını bir sonraki yazımda anlatacağım.
24 Eylül 2017 Pazar
Londra 4.gün (British Museum)
![]() |
| Great Court |
![]() |
| Great Court |
Müzenin en kalabalık kısmı girişteki Antik Mısır bölümü. Müzeye giriş ücretsiz. İçeride bir sürü okul grubu var. Great Court'un sol tarafındaki Antik Mısır bölümünde bizi ilk karşılayan şey Rosetta taşı. Bu taş, Napoleon'un ordusu tarafından keşfedilmiş ve hiyerogliflerin deşifre edilmesinde kullanılmış. British Museum'u Google arts and cultures uygulamasını indirerek siz de sanal olarak gezebilirsiniz.
Zemin katındaki Antik Mısır bölümünde daha çok heykeller ve taş üzerine oyulmuş resimler var. Buradan Asur bölümüne geçiliyor. Burada Asur heykelleri ve rölyefleri var. Taş sütunlar İÖ 710'dan beri bozulmadan kalmış. Bu müze için de bol bol Gombrich'ten alıntı yapacağım. "Mezopotamya Kralları, eski zamanlardan beri, savaş zaferlerini, yendikleri kabileleri ve aldıkları ganimetleri anlatmak için anıtlar yaptırma geleneğini gütmüşler ve bu anıtlar, kralın savaş seferlerinin resimsel bir öyküsüne dönüşmüş.
Bu kabartmalarda, bir savaş seferinin tüm aşamaları resmedilmiş. Bunlara bakarken 2000 yıl öncesinden bir haber filmi izliyor gibi oluyoruz. Gerçek ve inandırıcı sahneler bunlar. Fakat daha dikkatli baktığınızda ilgi çekici bir durumla karşılaşıyoruz. O korkunç savaşlarda birçok ölü ve yaralı verildiği halde, içlerinden bir tanesi bile Asurlu değil. Demek, böbürlenme ve propaganda sanatı daha o zamanlarda gelişmiş."
Bir sonraki durağımız Antik Yunan ve Roma. Bu bölümde en çok merak ettiğimiz şey tabiiki Parthenon. Bizim de gezip gördüğümüz Atina'daki Acropolis'in bir parçası olan Parthenon'un çok uzun ve karmaşık bir hikayesi var. Yaklaşık 2500 yıl önce inşa edilen tapınak Yunan tanrıçası Athena'ya adanmış. Yıllar içinde yapı bir harebeye dönüşmüş. İlk hasar, M.S. 500'de bir kiliseye çevrildiğinde oluşmuş. 1678 yılında şehir Venediklilerin hakimiyetindeyken, Parthenon, barut deposu olarak kullanılmış.
Büyük bir patlama çatıyı uçurmuş ve kalan heykellerin büyük bir kısmı yok olmuş. Yapı o zamandan beri harabe görünümündeymiş. Arkeologlar, kalan heykellerin yapıya geri monte edilemeyeceği konusunda hemfikirmiş. 1801 ve 1805 yılları arasında Lord Elgin, Osmanlı İmparatorluğunda İngiliz büyükelçisi olarak görev yapıyormuş. Atina'daki yerel rehberimizin anlattığına göre Osmanlı imparatoruna "biz sizden bu eski taşları alalım, size yeni taşlar verelim" diyerek taşları İngiltere'ye getirtmiş. British Museum'daki bilgi notunda bu şu şekilde açıklanmış, "Osmanlı yönetiminin bilgisi ve izni dahilinde". Bu mermerleri Lord Elgin getirttiğinden, Britanya Müzesindeki Parthenon kalıntıları aynı zamanda Elgin mermerleri olarak da biliniyor. Bu mermerlerin Yunanistan'a mı İngiltere'ye mi ait olduğu hala tartışma konusu. İngilizler mermerlerin, dünyanın bütün kültürlerinin sergilendiği Britanya müzesinde bu bütünün bir parçası olduğunu iddia ediyorlar. Ayrıca, Londra'yı dolayısıyla müzeyi dünya çapında daha çok turistin ziyaret ettiğini ve mermerlerin daha çok insan tarafından görülebildiğini iddia ediyorlar. Bir başka argümanları ise British Museum'un bedava gezilebilmesi. Müze tarafından hazırlanan bilgi notunun her sayfasında mutlaka "free of charge" ifadesi yer alıyor. Bana kalırsa mermerler ait oldukları yere, Atina'ya dönmeli ama dönüş yolculuğu bu eski taşlar için oldukça zorlu olabilir tabi. "Parthenon tapınağının iç duvarlarının üstünde çepeçevre uzanan uzun bantın yada frizin üzerindeki süslemeler, tanrıça onuruna yılda bir kez yapılan bir töreni gösteriyor. Bu törenlerde, her zaman spor oyunları ve gösteriler yapılırdı." (Gombrich).
Atina'daki Acropolis'te yer alan ve bazı parçaları British museuma getirilen bir başka yapı ise Erechtheion. Erechtheion'un güney taraçasında, Karyatid adı verilen altı genç kız heykeli yer alıyor. Karyatid aslında köken olarak Karyai kızlarına verilen isim. Bu heykeller aynı zamanda taraçanın çatısını taşıyor. Hava koşullarından ve kirliliğinden dolayı kötü durumda olan 5 adet karyatid, yerlerinden alınarak Acropolis müzesine taşınmış. Biz de Atina'ya gittiğimizde bu heykelleri görme şansına sahip olmuştuk. Açık havada bulunan Erechtheion tapınağına ise bu heykellerin taklitleri yerleştirilmiş. 6. Karyatid, Lord Elgin tarafından, Parthenon kalıntılarıyla birlikte British museum'a taşınmış. Bu karyatid kardeşlerinden daha korunaklı bir ortamda sergilendiğinden, daha iyi durumda. Fakat izinsiz bir girişim sonucu temizlenmeye çalışılırken, yüzeyi aşındırılmış. Britanya müzesinde bulunan karyatidin peplosu (kadınların giydiği dikişsiz bir kumaş) omzundan bir iğne ile tutturulmuş. Saçları örülmüş ve şimdi kayıp olan ellerinden birinde bir kap tuttuğu düşünülüyor. Erechtheion'un çatısını kafasında bir sepet gibi taşıyor ve bütün ağırlığını sağ ayağına vermiş gibi duruyor.
Yine Antik Yunan ve Roma bölümünde yer alan ve ilgimizi çeken bir diğer eser ise Halikarnas Mozolesi. Bu mozole aslında Türkiye sınırları içerisinde Bodrum'da yer alıyor fakat, onun da kalıntıları Parthenon gibi British Museum'a taşınmış. Anıt; Pers İmparatorluğu’nun Kralı Mausollos için yapılmış. Kral Mausollos anıtın inşasını kendisi başlatmış, o öldükten sonra da hem karısı hem de kız kardeşi olan (kardeşiyle evlenmiş sanırım) Artemisia tarafından yaptırılmış. Günümüzde kullanılan mozole kelimesi aslında bu yapıdan dolaylı olarak bu kralın isminden geliyor.
Dünyanın 7 harikasından biri sayılan, kolonları ile Yunan mimarisini, piramit şeklindeki çatısıyla da Mısır mimarisini bir araya getiren, çok büyük ebatlardaki bu mezar, bu öneminden ötürü kendinden sonra gelen, aynı stildeki bütün yapılara ismini vermiş. Anıt deprem sonucunda yıkılmış. 1402 tarihinde Saint Jean şövalyeleri Bodrum’a geldiklerinde abideyi yıkık olarak görmüşler. Şövalyeler abideyi taş ocağı olarak kullanmışlar ve hemen hemen bütün taşlarını sökerek Bodrum Kalesi’nin inşasında kullanmışlar. Lord Stratford Canning (Türkiye’de bulunan İngiltere Büyükelçisi), 1846 senesinde Padişah Abdülmecit’ten aldığı izinle Bodrum Kalesi’nin duvarlarında görülen Mausoleion kabartmalarını Londra’ya götürmüş. İngiliz arkeolog Newton ise, 1856-1857 senelerinde burada yaptığı kazı sırasında bulmuş olduğu kabartmaları, Mausolos ve Artemisia’nın heykellerini, dört atlı arabanın parçalarını British Museum’a götürmüş.
Ksanthos'tan British museum'a getirilen birbaşka eser ise Harpy anıtı. Harpyler yarı kuş yarı insan olan ve ölümü simgeleyen yaratıklarmış. Harpylerin ölülerin ruhlarını göğe taşıdığı düşünülürmüş. Ksanthos, Antalya ile Fethiye arasında yer alıyor ve şanslıyım ki ben de orayı gezdim (yandaki fotoğraf Ksanthos'tan). Xanthos’taki Harpiler anıtı kent içinde tiyatronun yanında duruyor. Adını Harpy frizinden alan bu anıtın kabartmaları 19. Yüzyılda Londra’ya götürülmüş ve bugün Ksanthos'taki yerine alçı kopyaları konmuş. Ksanthos'tan British Museum'a taşınan başka bir eseri anlatmadan önce Ksanthos'luların kahramanlık hikayesini anlatmak istiyorum. Şehir, İ.Ö. 546'da Pers kumandanı Harpagos tarafından kuşatılmış. Xanthoslular, kahramanca karşı koyup direnmelerine rağmen çaresiz duruma düştüklerinde, kadın ve çocuklarını öldürüp şehri ateşe vererek insansız ve harap bir şehri Harpagos'a bırakmışlar. Bu toplu intihardan o sırada şehirde bulunmayan 80 aile kurtulmuş ve kurtulanlar şehirlerini yeni gelen göçmenlerle yeniden kurmuşlar.
Ksanthos'tan British Musuem'a getirilen bahsedeceğim son eser, İ.Ö. 4. yy.a ait Payava lahdi. Bu lahdin kaidesi dışında tümü British Museum'a taşınmış. Mezarın üzerindeki yazıttan, mezarın Ksanthos şehri hükümdarı Payava'ya ait olduğu anlaşılmış. Şuanda 3.5 metre olan görkemli lahdin orjinali 7 metreymiş. Lahitteki oymalarda, hem Yunan hem de Fars geleneklerinden gelen semboller görünüyor. Antalya'daki rehberimizin anlattıklarından hatırladığım kadarıyla, genel olarak Likya mezarlarında görülen, lahdin kenarındaki çıkıntılar hem dekoratif amaçlı, hem de bu ağır lahdi yukarıya kaldırmak için kullanılıyormuş. Anlattığım gibi British Museum'da Türkiye topraklarından birçok eser var. Fakat hiçbirinin Türkiye'ye dönme gibi bir şansı yok. Yunanistan'dan gelen eserler için "eserlerin ait olduğu yer British museum'dur" şeklinde broşür hazırlama gereği duyan müze, Türkiye'den gelen eserler için böyle bir zahmete bile katlanmamış.
Sıradaki bölüm, "Yaşayanlar ve Ölüler" isimli salon. Bu salonda, dünya çapında hayattaki zorluklarla farklı başetme yöntemleri konu edinilmiş. Bu bölümdeki önemli eserlerden biri de Şili'deki Doğu Adalarında bulunan Hoa Hakanai'a figürü. Bu salonun altında Afrika'dan getirilen eserler var.
Sağ tarafa devam ettiğinizde ise, Kuzey Amerika ve Meksiko'dan getirilen eserler var. Bunlardan en ilgi çekicileri turkuaz rengindeki maskeler. Yandaki maske, Aztek tanrısı Tezcatlipoca için yapılmış. Kenarlarından sarkan şeritler bu maskenin çeşitli seremonilerde giyildiğini gösteriyor.
Bir sonraki salon, birinci kattaki Çin bölümü. Sol tarafa doğru devam ettiğinizde ise Hindistan'dan gelen eserlerin olduğu bölüm var. Bu salondaki en ünlü eserlerden birisi, ateş çemberinde dans eden Şiva. Efsaneye göre, Şiva'nın saçlarından kutsal Ganj nehri yeryüzüne düşmüş. Hint inançlarına göre, Şiva, yandaki fotoğraftaki gibi dans efendisi Natajara olarak, bir kosmik döngünün sonunda ve başka bir kosmik döngünün başında görülürmüş. Bu yüzden Natajara, hem yaradılış hem de yıkımla ilişkilendirilirmiş. Bu sebeple, bir elinde ateş, diğer elinde zillerle tasvir edilmiş. Geleneksel Hindistan'da zaman batıdaki gibi doğrusal değil, döngüsel sayılıyormuş.
Bu taraftan bodrum katına indiğinizde, islam eserlerinin sergilendiği bölüm var. Burada iznik çinilerini görmeniz mümkün. Benim ilgimi çeken ise yandaki fotoğrafta da görülen hamamda giyilen takunyalar oldu.
Yine bu bölümde, kuzey Hindistan'dan getirilmiş, tek parçadan oyulmuş, yeşimtaşından yapılan tatlısu kurbağasını görmek mümkün. Bu eser üzerindeki usta işçilik onun oldukça gerçekçi görünmesini sağlıyor.
Üçüncü katın bir kısmında, orta doğudan eserler sergileniyor. Bu eserler Anadolu'dan, Mezopotamya'dan, doğu akdeniz ülkelerinden ve antik irandan getirilmiş.
Bu katın bir kısmında ise Mısır ve Sudan'dan eserler sergileniyor. Bu kısımda Mısır sanatıyla ilgili Gombrich'ten alıntı yapacağım: 'Mısır üslubu, her sanatçının gençlik çağından başlayarak öğremesi gereken, çok katı bir yasalar topluluğundan oluşuyordu. Oturan heykeller ellerini dizlerine koymak zorundaydılar. Erkeklerin tenleri, kadınlarındakinden daha koyu bir renkle boyanmalıydı. Her Mısır tanrısının görünümü, önceden sıkı sıkıya saptanmıştı. Gök tanrısı Horus'u ya bir doğan yada doğan başlı olarak; ölüm tanrısı Anubis'i de ya bir çakal ya da çakal başlı olarak gösterme zorunluluğu vardı. Hiç kimse sanatçıdan değişik bir şey istemiyordu. Kimse ondan özgün olmasını beklemiyordu. Tam tersine, geçmişin hayran kalınan anıtlarına en iyi yaklaşmasını bilen kişi, olasılıkla, en iyi sanatçı sayılıyordu. Bu yüzden, Mısır sanatı üç bin yıldan uzun süren zaman içinde, çok az değişmiştir. Piramitler döneminde iyi ve güzel sayılan her şey, bin yıl sonra da aynı derecede iyi sayılmaya devam edildi.'
Gezimizin tam bu bölümünde bir alarm çalmaya başladı. Sonra bir anons duyuldu. 'Lütfen sakin bir şekilde size en yakın çıkışa doğru ilerleyin' insanlar sakin bir şekilde binayı terk etmeye başladılar. Benim ilk aklıma gelen şey bir teror saldırısıydı. Biz de sakince kalabalığı takip ettik.
Binanın dışına çıktığımızda itfayenin geldiğini gördük. Acaba yangın mı çıktı diye düşünürken, ilerleyen saatlerde ısınan bir ampülün sensörleri harekete geçirdiğini öğrendik. British museum gezimizi burada bitirmek zorunda kaldık. Fakat, gezimizin aslında Oxford'a ayırdığımız son günü buraya dönmeye karar verdik. Oxford da başka bir zamana kaldı artık. Ben British museum'da son gün gezdiğimiz yerleri de bu yazımda anlatacağım.
Üst kattaki Antik Mısır bölümünden müzeyi gezmeye devam ettik. "Hıristiyanlığın doğuşundan sonraki yüzyıllarda, Roma sanatı ve Helenistik sanat, Doğu imparatorluklarının en etkili oldukları bölgelerde bile onların sanatının yerini aldı. Mısırlılar hala ölülerini mumyalamaya devam ediyorlardı, ama eski Mısır usulüyle ölüyle birlikte gerçeğe benzer imgesini gömmek yerine Yunan portre sanatının tüm inceliklerini bilen sanatçılara onları resmettiriyorlardı. Ucuza çalıştırılan iddiasız ustaların yapısı olan bu portreler, canlı ve gerçekçi görünümleriyle bizi hala etkiliyorlar." Gombrich'in de anlatmak istediği ve üsteki fotoğrafta da görüldüğü gibi, bu dönemden kalan mumya lahitlerinin yüz kısmında alışık olmadığımız bir portre var.
Antik Mısırlılar insanlar haricinde, tarihinin ilerleyen dönemlerinde tanrılarla ilişkilendirilen hayvanları da mumyalamışlar. Örneğin kediler, Tanrı Bastet ile ilişkilendirildiğinden dolayı mumyalanmış. Yandaki fotoğrafta görülen kedi mumyası Yunan ve Roma imparatorluğunun Mısır'da egemen olduğu geç Mısır döneminden kalmaymış. Britanya müzesinde yapılan araştırmalara göre, mumyalanan kedilerin çoğu doğal nedenlerle ölmemiş. Çoğu kedi mumyası ise arkeologlar tarafından incelenmeye fırsat olmadan yağmalanmış. 19.yy'da 180000 kedi mumyası gübre olarak kullanılmak üzere Britanya'ya getirilmiş. Britanya müzesi ile ilgili anlatacaklarım bu kadar. Zaten baya birşey yazdım.
British musuem'dan sonraki durağımız Covent Garden'dı. Burası biraz dükkanları gezip, biraz bişeyler yiyip içip biraz da sokak sanatçılarını izleyebileceğiniz bir yer. Biz de tam olarak böyle yaptık.
Müzikalden önce tiyatronun yakınındaki bir restorana girip yemek yedik. Tiyatroların bulunduğu West End'de birçok restaurant da var. Bu restoranların çoğunda tiyatro menüsü mevcut. Oyuna yada müzikale girmeden önce bu restoranların birinde yemek yiyebilirsiniz. Menude başlangıç tabağı, ana yemek, şarap ve salata var. Fiyatı da oldukça uygun.
Daha önce filmini de izlediğimiz müzikal çok güzeldi. ABBA şarkılarıyla eğlenceli bir akşam geçirdik. Otelimize de güzel bir Londra akşamı manzarası eşliğinde yürüyerek döndük ve böylece Londra'da güzel ve yorucu bir günü daha noktaladık.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
































